Canlı müzik eşliğinde her gösterimde yeniden kurulan sessiz sinema deneyimini; müziğin filmle kurduğu bağı ve Beykoz Kundura’nın bu karşılaşmaya kattıklarını Ayşe Tütüncü ile konuştuk.

Sessiz sinema, müzikle buluştuğunda her gösterimde yeniden kurulan canlı bir deneyime dönüşür. Beykoz Kundura’da izleyiciyle buluşan bu deneyim, müziğin anlık üretimiyle her seferinde farklı bir anlatı kurar. Piyanist ve besteci Ayşe Tütüncü ile sessiz filmlere eşlik etmenin ötesinde, sahnede kurulan bu özgün ilişkiyi, müziğin filmle kurduğu bağı ve mekanın bu deneyime kattıklarını konuştuk. Uzun yıllardır sessiz filmlere piyano eşliği yapan Tütüncü, bu özel karşılaşmayı her performansta yeniden şekillendiriyor. 11 Nisan’da Beykoz Kundura’da gerçekleşecek Spanish Dancer (İspanyol Dansçı) sessiz film gösterimi öncesinde, müzik ve sessiz sinemanın anlatı dünyası üzerine sorularımızı yönelttik.

Müziğinizde klasik batı müziği, caz ve Anadolu’nun farklı müzikal geleneklerini bir araya getiriyorsunuz. Bu farklı dünyalar sizin pratiğinizde nasıl bir ilişki kuruyor; daha sezgisel mi, yoksa bilinçli bir arayışın sonucu mu?

Farklı müzikleri ve onların ait oldukları farklı müzik evrenlerini güzelce buluşturabilmek için bahsettiğiniz iki melekeye de ihtiyaç var. Nelerin birbiriyle buluşabileceğini ve nasıl birleşebileceğini görmek daha ziyade sezginin alanı. Bunu gerçekleştirecek işçiliği iyi yapabilmek ise bu konuda sahip olduğunuz bilgilerin ve daha önceki tecrübelerinizin sonucunda geliyor.

Albümlerinizden tiyatro müziklerine, atölyelerden sessiz film performanslarına uzanan oldukça geniş bir üretim alanınız var. Bu farklı üretim biçimleri arasında dolaşırken sizi yönlendiren temel motivasyon nedir?

Albümlerim, benim yaptığım müziğin hayatım boyunca nasıl ilerlediğini, evrildiğini gösteriyor ve dünyada kalıcı olmasını sağlıyorlar. Tiyatro müziği, toplumsal meselelerin çalışılıp işlendiği tiyatro oyunlarına müziğin diliyle ve olanaklarıyla katkı sağlamanın çok yaratıcı bir şekli. Atölyeler, benim müzikte kazandığım çok çeşitli tecrübeleri benden gençlere veya yaşı kaç olursa olsun müzikle ilgilenmek isteyen herkese aktarabilmemin çok güzel bir yolu. Sessiz filmlere çalmak, dünyayı başka bir zamanda, başka bir toplumsallıkta  yaşamış ve hissetmiş olan filmdeki insanlarla ilişki kurmanın ve çalarken bunu filmin seyircisine de aktarmanın derinlemesine bir yolu. Bütün bu üretim biçimlerindeki motivasyonun ortak paydası bence; karşındakilerle iletişim kurmak, yaratıcılık ve aktarım.

Uzun süredir sessiz filmlere canlı müzik eşlik ediyorsunuz. Bir sessiz film izlerken müziği nasıl düşünmeye başlıyorsunuz? İlk refleksiniz ne oluyor?

Filmleri ilk izlediğimde bende hemen bir duygu uyanmıyor, çünkü hemencecik o filmin dünyasına girmek, yıllar öncesine atlayıvermek kolay bir şey değil. Ne zamanki bir film bir sahnesiyle bende bir duygu uyandırıyor, o zaman aklıma, elime bir müzikal bir tema geliyor. Filmin bana göre esas duygusunu o zaman yavaş yavaş hissetmeye başlıyorum.

1923 yapımı Spanish Dancer (İspanyol Dansçı) için nasıl bir müzikal yaklaşım geliştirdiniz? Film sizde nasıl bir ritim, atmosfer ya da duygusal dünya uyandırıyor?

Film 1600’lerde İspanya’da geçiyor, bugünkü dünyamızdan bambaşka bir dünyada. Şu çağda içinde bulunduğumuz dijital gelişmeleri bir yana bıraktım, o zamanki dünyada henüz telefon, tren, otomobil, uçak vs.. yok, yollar Arnavut kaldırımı taşlardan… Filmde İspanya Sarayı’nı, o beldede yaşayan çingeneleri, uygun adım yürüyen askerleri, dansçıları, bir düelloyu, bir karnaval gününü, hızla yaklaşan atlıları, aşkla sarılan bir çifti ve daha bir çok şeyi görüyoruz. Filmin müziği bunların hepsini seslendirmek ve dillendirmek durumunda; esasen batılı klasik müziğin ve cazın diliyle ilerlerken, sahnede olan olaylara göre İspanya saray müziği ve İspanyol çingene müziği ve farklı durumlara uygun çeşitli müzikleri de içine katacaktır.

Beykoz Kundura’da daha önce de sessiz filmlere eşlik ettiniz. Endüstri mirası olan bir mekânda sinema ve müziğin bir araya gelmesi, performansınızı ve dinleyiciyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Beykoz Kundura’da sinema salonunun olduğu mekan bana zaten ağırlıkla sinema endüstrisini hatırlatıyor ve bu durum tam da sessiz filme çalmaya başlama öncesinde insanı daha bir havaya sokuyor.

Sessiz sinemayla ilk kez Beykoz Kundura’da karşılaşacak izleyicilere bu deneyimi nasıl tarif edersiniz?

İstanbul gibi bir büyükşehrin kalabalığından kopup Beykoz’a gelince Beykoz Kundura arazisindeki tabiatın güzelliğine şaşırıp kalıyorsunuz, metabolizmanız sakinleşiyor, sonra salona girip bir sessiz film seyretmeye başlayınca da tümüyle farklı bir zamana geçiyorsunuz; kısacası bu ikisinin sonucunda dünyanız hem mekan, hem zaman değiştirmiş oluyor, bu çok hoş bir yaşantı bence.

Ayşe Tütüncü’nün canlı performansıyla Spanish Dancer (İspanyol Dansçı),

11 Nisan Cumartesi günü saat 17.00’de Beykoz Kundura’da izleyiciyle buluşuyor.

Söyleşiyi yapan: Zeynep Özbakış, Beykoz Kundura

Beykoz Kundura’da Bir Akşamüstü, pazar günlerine yayılan; yemeğin, sohbetin ve müziğin aynı akışta buluştuğu bir etkinlik serisi. Gün yavaşlarken başlayan bu buluşmalarda, akşam yemeğinin ardından izleyiciler konser salonuna geçiyor ve caz müziği eşliğinde bir araya geliyor.

Beykoz’un doğal atmosferi ve Kundura’nın endüstriyel mirası içinde şekillenen seri; paylaşmayı, dinlemeyi ve birlikte geçirilen zamanı merkeze alıyor. Beykoz Kundura’da Bir Akşamüstü, her pazar farklı müzisyen ve projeleri ağırlıyor, müziği akşamın doğal akışının bir parçası haline getiriyor. Program kapsamında 22 Şubat Pazar günü sahne alacak Cenk Bonfil Trio, sorularımızı yanıtladı.

Cenk Bonfil Trio nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Bu üçlüyü bir araya getiren şey yalnızca ortak sevilen şarkılar mıydı, yoksa müzikal olarak birbirinizi besleyen başka bir arayış da var mıydı? Bu birlikteliğin, müziği biraz yavaşlatan ve dinlemeye alan açan mekânlarda daha görünür hâle geldiğini düşünüyor musunuz?

Ortak sevdiğimiz şarkıları beraber çalmak asıl motivasyonumuzdu diyebiliriz. Daha doğrusu bu şarkılar ile beraber neler yapabileceğimizi görmek gibi bir merakımız var. Efe ile Cenk olarak, başka müzisyenler eşliğinde hem Kundura’da hem başka yerlerde daha önce sahne almışlığımız olsa da bu üçlü olarak ilk defa sahne alacağız. Setlist’imizi yaptık, herkes bir şeyler getirdi. Bunlar ile provalarda ve sahnede neler çıkacak ve seyirci nasıl tepki verecek merak ediyoruz. Ve evet, kesinlikle müziği dinlemeye alan açan ve anı yavaşlatan bir mekanda çalmak müzisyen olarak bize ayrı bir keyif veriyor.

Üçünüzün de çok farklı müzikal geçmişleri var: konservatuvar, akademi, orkestra, tiyatro, kompozisyon… Bu farklılıklar birlikte çalarken size nasıl bir alan açıyor?

Bu farklı müzikal geçmişler her birimizin daha iyi yapabildiği ve o kadar da iyi yapamadığı şeyler olduğu anlamına geliyor doğal olarak. Mesela ben (Cenk) kendi adıma hep piyanistten ziyade kompozisyoncu gibi düşündüğümü, performans yaparken de böyle yaklaştığımı düşünürüm. Bu da birbirimizi zorlayabileceğimiz, bazen alan açılmış bazen de belki kısıtlanmış hissedeceğimiz ama sonunda ortaya yeni ve bize özgü bir şey çıkacağı bir ortam anlamına geliyor.

Trio olarak çalarken, müzikte liderlik nasıl dolaşıma giriyor? Anlar mı sizi yönlendiriyor, yoksa zamanla oluşmuş sessiz bir anlaşma mı var aranızda?

Provalar genelde tartışarak ve nereyi nasıl yapacağımıza beraber karar vererek geçiyor. Bazı şeyleri tabii ki bu süreçte sabitlemiş, öyle yapacağımıza karar vermiş oluyoruz. Bazı yerleri ise daha muallak bırakıp liderliği birine vermeyi tercih ediyoruz. Bunun da kararı genelde provada verilmiş oluyor. Tabii sahne günü ruh halimiz, kişisel performansımızı nasıl bulduğumuz, teknik olanaklar, seyircinin tepkisi gibi bir sürü durum sebebiyle anların bizi yönetmesine de izin veriyoruz her zaman. Bunun çok daha iyi sonuçlar çıkardığı pek fazla durum oluyor haliyle.

Repertuvarınızı oluştururken “iyi çalmak”tan çok neye dikkat ediyorsunuz? Seçtiğiniz şarkıların sizi üçlü olarak bir arada tutan özelliği ne oluyor?

Daha once de dediğimiz gibi, şarkılardan ortak bir keyif alıyor olmak ve şarkılarda az veya çok, “şurayı da şöyle mi yapsak” diye kendimizce bir şeyler ekleyebileceğimiz bir alan bulmak.

Doğaçlama sizin için ne kadar planlı, ne kadar gerçekten “bilinmeyen”? Sahnedeyken birbirinizden gelen bir fikri yakaladığınız o anları nasıl tarif edersiniz?

Açık olmak gerekirse, eğer tam anlamıyla bir “serbest doğaçlama”dan bahsetmiyorsak aslında hiçbir zaman yüzde yüz “bilinmeyen” olmuyor doğaçlama. Çaldığımız şarkının hali hazırdaki yapısı üzerine doğaçlama çalıyoruz sonuçta. Ama bu, işin keyfinden ve merakından götüren bir şey kesinlikle değil. Aksine, verili bir müzikal yapı içinde hareket ederken birbirimizi şaşırtmak çok daha keyifli olabiliyor. Diğer türlü zaten “her şeyi” yapabilecekken burada herkesin bildiği o yapı içinde birbirimizden yeni bir şey duyduğumuzda tam bir sürpriz yaşamış oluyoruz. Diğerleri de bu sürprizi yakalayıp karşılık verdiği anlarda tadından yenmiyor.

Trio’nun oluşum cümlesinde “birbirinden oldukça farklı müzikal birikimleri çarpıştırmak” ifadesi geçiyor. Şu ana kadar sizi en çok şaşırtan çarpışma hangisi oldu?

Dediğimiz gibi, ilk defa üçlü olarak birlikte çalacağız. Dürüst olmak gerekirse henüz bunu tecrübe şansımız olmadı pek ama ortaya çıkabilecek şeyler için ve bunları Beykoz Kundura’da paylaşmak çok heyecanlıyız!

Farklı mekânlarda sahne alıyorsunuz; bazen müzik, yemek ve sohbet aynı akışta buluşuyor. Beykoz Kundura gibi tarihsel belleği güçlü bir mekânda çalmak, trio’nun müziğinde nasıl bir karşılık buluyor? Aynı parça burada başka bir hâle bürünebiliyor mu?

Tabii. Souncheck için mekana geldiğimiz anda, dinleyiciler girdikten sonra sahneye adımımızı attığımız ilk anda veya seti çalmaya başladıktan sonraki herhangi bir anda atmosfere göre anlık yeni kararlar verebiliyoruz. Beykoz Kundura gibi yeniden işlevselleştirilmiş bir mekanın tarihi atmosferi ve seyircisi de bizi heyecanlandırıyor. Böyle mekanlarda çalarken hiç planda olmayan şeyler olabiliyor, belki o kadar da heyecanlanmadığımız bir parçada yaptıklarımız bizi şaşırtabiliyor. Bunları görmek herhalde işimizin en keyifli taraflarından biri.

Trio olarak henüz başındayken, sizin için bu birlikteliğin en heyecanlı tarafı ne?
“Henüz bilmiyoruz ama görmek istiyoruz” dediğiniz şeyler var mı?

Şu ana kadar hep sevdiğimiz ve çok bilinen caz standardlarını çaldık. Hem bunları çaldıkça bu şarkıların gireceği yeni halleri, belki şimdi çaldığımız şeklinden sıkıldıkça çıkacak yeni fikirleri ve tarz olarak gideceğimiz yönleri hem de belki orijinal beste çalıştığımızda ortaya çıkacak dinamiği görmeyi çok merak ediyor, bunları denemek için önümüze çıkacak sahneleri de iple çekiyoruz.

Caz dinlemeye yeni başlayan bir dinleyici, Beykoz Kundura’da bu konseri izlerken neye kulak kesilirse müziğinizle daha rahat bir bağ kurabilir?

Bunun en iyi yolu, o an ön planda olan enstrümana değil de diğer enstrümanların ne yaptığına odağı kaydırmak olabilir. Piyano solo çalıyorsa kontrbası, vokal şarkıyı söylüyorsa piyanoyu dinlemek mesela. Ön planda olanı zaten başka bir şeye odaklanırken de daha kolay kavrayabildiğimiz için bu şekilde müziğin tamamını, grup içindeki etkileşimi daha iyi duymuş olabilirler. Bu her zaman çok daha etkileyici bir dinleme deneyimi olanağı sunan bir pratik bizce. Bu arada set içinde grup üyeler olarak en sevdiğimi şarkıları da söyleyip konsere dair ufak bir ipucu vermiş olalım. En çok eğlenme potansiyelimiz bu şarkılar olduğundan belki özellikle bunlara kulak kesilmek ister dinleyici. Efe için Sunny Side of the Street, Cenk için You’d Be So Nice To Come Home To ve Güneş için Green Dolphin Street.

Beykoz Kundura’da Bir Akşamüstü konserleri kapsamında Cenk Bonfil Trio 22 Şubat Pazar günü Kundura Sahne’de!

Söyleşiyi yapan: Zeynep Özbakış, Beykoz Kundura