İstanbul’da hâlâ ilk kez keşfediliyormuş hissi veren yerler var. Şehrin kalabalığından uzaklaştıkça, zamanın hızının yavaşladığı, mekânların yalnızca ziyaret edilmediği, deneyimlendiği alanlar… İstanbul’un kuzeye doğru incelen kıyılarında, Boğaz’ın rengi yavaş yavaş koyulaşırken şehrin gürültüsü de geride kalır. Tam bu eşikte, suyla endüstrinin, doğayla belleğin birbirine değdiği bir noktada konumlanan Beykoz Kundura, yalnızca restore edilmiş bir fabrika yerleşkesi değil; Türkiye’nin modernleşme hikâyesinin, emek tarihinin ve kültürel dönüşümünün mekâna sinmiş hâli. Burada geçirilen bir gün, bir etkinlik programını takip etmekten çok, zamanın farklı katmanları arasında dolaşmak gibidir. Bir fabrikanın ruhuna, bir semtin belleğine ve üretimden sanata evrilen bir hikâyeye tanıklık etmek… Kundura, ziyaretçisini tüketim odaklı bir deneyime değil, düşünmeye, hatırlamaya ve yavaşlamaya davet eder.
Güne erken saatlerde Kundura’nın kapısından girerek başlamak, mekânın gerçek atmosferini hissetmenin en güçlü yolu. Sabah ışığı tuğla cephelere vurduğunda fabrikanın mimari karakterini ortaya çıkarırken, yıllarca üretim sesleriyle dolu olan avluların bugün taşıdığı dinginlik daha da belirginleşiyor. Burası yalnızca restore edilmiş bir endüstri yapısı değil; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan iki yüzyıllık bir üretim tarihinin sahnesi. 19. yüzyılın başlarında askeri ihtiyaçlar için kurulan deri ve ayakkabı üretim tesisleriyle başlayan süreç, Sümerbank döneminde ülkenin sanayileşme hikâyesinin sembollerinden biri haline geliyor. Yüksek tavanlı yapılar, geniş pencereler ve işlevsel sadeliğiyle öne çıkan üretim alanları, endüstri mimarisinin estetik potansiyelini gözler önüne serer. Bu atmosfer, Kundura’nın neden yıllardır sinema ve sahne sanatları için güçlü bir üretim mekânı olarak tercih edildiğini de açıklar. Mekânın dokusu, yalnızca geçmişi anlatmaz; yeni hikâyeler üretmek için de alan açar.
Yıllarca binlerce işçinin çalıştığı, üretimin hiç durmadığı bu alan, aynı zamanda bir yaşam merkezi. Fabrika yalnızca bir iş yeri değil, kendi başına bir mahalle, hatta küçük bir şehir gibi var olmuş. Bugün Kundura’da dolaşırken hissedilen o güçlü “yer duygusu”nun nedeni de bu. Mekân, geçmişini saklamak yerine görünür kılıyor. Tuğla duvarlardaki izler, geniş pencereler, demir kapılar… Hepsi yaşanmışlığın tanıkları.
Sabah programının ilk durağı, fabrikanın belleğini en yoğun biçimde hissettiren ve ziyaretçiyi fabrikanın iç dünyasına davet eden ‘Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya’ sergisi. Çarşamba’dan pazara kadar 13:00-20:00 saatleri arasında açık olan bu sergi, ziyaretçileri fabrikanın gündelik hayatına, işçilerin hikâyelerine ve üretim kültürüne yaklaştırıyor. Çalışanların kişisel eşyalarından arşiv fotoğraflarına, üretim süreçlerini belgeleyen dokümanlardan sözlü tarih kayıtlarına kadar uzanan bu sergi, mekânın yalnızca fiziksel değil, duygusal katmanlarını da görünür hale getirerek bir fabrikanın aslında ne kadar geniş bir yaşam alanı olduğunu hatırlatıyor. Resmi tarih anlatılarından çok gündelik hayatın küçük ama kalıcı ayrıntılarına odaklanan, fabrikanın içinde doğup büyüyen yaşamların hafızasını taşıyan hikâyeler, ziyaretçiyi izleyici olmaktan çıkarıp tanığa dönüştürüyor. Bir işçinin dolabında unutulmuş bir not, bir toplu fotoğrafın kenarına düşülmüş tarih, fabrikanın sosyal etkinliklerinden kalan bir afiş… Her biri, “Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya” sergisinde mekânın belleğini oluşturan parçalar olarak bir araya geliyor.
Serginin ardından mekânın farklı katmanlarını deneyimlemek, Kundura ile kurulan ilişkiyi derinleştiren anlardan biri. İstanbul’da bu ölçekte korunmuş endüstri alanlarının nadirliği, burada hissedilen genişlik duygusunu daha da belirgin kılar. Yüksek bacalarla tanımlanan mimari siluet, bir yanda Boğaz’ın suyu diğer yanda ağaçlarla çevrili yamaçlarla birlikte endüstriyel sertliği yumuşatan dengeli bir atmosfer oluşturur. Bu karşıtlık —doğa ile üretim, sessizlik ile geçmişin gürültüsü— Kundura’nın karakterini belirleyen temel unsurlardan biridir. Günün farklı saatlerinde değişen ışık, mekânın mimari dokusunu sürekli yeniden görünür kılar.
Bu atmosfer, Kundura’nın yıllardır film ve dizi çekimleri için tercih edilmesinin nedenlerinden biri. Mekânın sinematografik dokusu kadar, üretim süreçlerinin doğal akışına imkân tanıyan yönetim yaklaşımı da yaratıcı ekipler için belirleyici oluyor. Çekimler çoğu zaman planlı bir set hissinden çok, mekânla birlikte şekillenen organik bir üretim deneyimine dönüşüyor.
Öğle yemeği için verilen mola, deneyimin sosyal tarafını güçlendiriyor. Eski fabrikanın içinde konumlanan ve fabrikanın dokusunu koruyarak dönüştürülen Demirane restoranda yemek yemek, sıradan bir gastronomi deneyimi olmaktan çıkar; geçmişle bugünün aynı masada buluşması gibi mekânın tarihsel sürekliliğinin bir parçasına dönüşüyor. Endüstriyel yapıların içinde kurulan özenli sofralar, modern şehir yaşamının hızına karşı bilinçli bir yavaşlama önerisi sunarak Kundura’nın dönüşüm hikâyesini somutlaştırıyor. Mekânın tarihsel dokusunu koruyan mimarisiyle öne çıkan Demirane restoranda zaman, servis hızına göre değil, mekânın ritmine göre akan bir gastronomi deneyimi yaşatıyor misafirlerine.
Beykoz Kundura’da zaman ilerledikçe mekânın ritmi değişiyor. Sabahın sakinliği yerini daha canlı bir atmosfere bırakıyor. Ay boyunca düzenlenen yetişkin ve çocuk atölyeleri, ziyaretçileri pasif izleyici olmaktan çıkarıp üretimin parçası haline getiriyor. Bir zamanlar makinelerin çalıştığı alanlarda bugün yaratıcı üretim gerçekleşir; makinelerin ritmini sanat, tasarım ve zanaatın ritmi devralır.
Bu dönüşüm, Kundura’nın kimliğini en iyi özetleyen, Kundura’nın geçmişle kurduğu ilişkinin nostaljik değil, üretken olduğunu gösteren unsurlardan biri: Üretim devam ediyor, ama biçim değiştirerek. Fiziksel emek yerini yaratıcı emeğe bırakıyor.
Mayıs sonuna kadar devam eden ‘Müşterek Taksim Konser Serisi’ konser programı da mekânın akustik ve atmosferik potansiyelini sahneye taşıyan bu yeni üretim biçiminin bir parçası. Farklı müzik türlerini bir araya getiren konserler, fabrikanın geniş hacimli yapılarında beklenmedik bir yankı yaratır. Her ayın ilk pazar günü Yağhane’de düzenlenen solo caz piyano eşliğindeki brunch ise Kundura’nın sosyal yaşamla kurduğu bağı güçlendiren ritüellerden biri haline gelmiştir. Açık büfe kahvaltı ve canlı müzik, hafta sonunu şehirden uzaklaşmadan bir kaçamağa dönüştürüyor. Müzik, yemek ve mimari aynı deneyimin parçası olarak birleşir.
Kundura’nın programı yalnızca etkinlik takvimi oluşturmakla sınırlı değil; mekânın kültür politikasıyla süreklilik taşıyan bir yaklaşım benimsiyor. Uluslararası tiyatro ve dans yapımlarına ev sahipliği yaparken genç müzisyenleri destekleyen konser serileriyle yeni üretimlere alan açıyor; Yerli Malı Haftası’ndan Dünya Kadınlar Günü’ne uzanan tematik programlarla toplumsal hafızayla bağ kurmayı sürdürüyor. Bu süreklilik, mekânı dönemsel etkinliklerin ötesinde yaşayan bir kültür platformuna dönüştürüyor.
Gün batımına doğru mekânın atmosferi yeniden değişir. Boğaz’dan gelen ışığın tuğla duvarlarda yarattığı ton farklılıkları, Kundura’yı neredeyse sahne tasarımı yapılmış bir film setine dönüştürür. Ramazan ayı boyunca gerçekleşen ‘Beykoz Kundura’da Bir Akşamüstü’ programı, bu saatlerin kolektif deneyimini güçlendiren ve mekânın sosyal hafızasını günümüze taşıyan özel buluşmalardan birisi. Açık büfe yemek ve konseri bir araya getiren bu etkinlik, fabrikanın geçmişindeki toplu yaşam kültürünü çağrıştırarak günümüzle buluşturuyor. Paylaşma, birlikte olma ve aynı mekânda zaman geçirme duygusu, Kundura’nın tarihsel kimliğinin sürekliliğini sağlar. Bir zamanlar iş çıkışında aynı avluda buluşan insanların yerini bugün ziyaretçiler alıyor.
Gün batımına doğru Boğaz’dan gelen ışık tuğla duvarlara yansıdığında, Kundura’nın atmosferi belirgin biçimde değişiyor. Mekânın sinematografik karakteri bu saatlerde zirveye ulaşıyor. Mekânla birlikte yavaşlamak ve çevreyle kurulan ilişkiyi fark etmek bile başlı başına bir deneyime dönüşüyor.
Akşam saatlerinde Kundura, yeni bir karakter kazanarak bir kültür-sanat sahnesine dönüşüyor. Konserler, performanslar ve film gösterimleri, fabrikanın üretim ritminin bugün sanatla sürdüğünü gösteriyor. Fabrika döneminde çalışanlar için düzenlenen film gösterimlerinin mirası, bugün küratöryal seçkilerle devam eder. Bu süreklilik, Kundura’nın geçmişi bir dekor olarak kullanmadığını, onu yaşayan bir kültürel zemine dönüştürdüğünü gösterir. Geçmişin sosyal hayatı, bugünün kültürel üretimiyle devam etmektedir.
Gece sonunda Kundura’dan ayrılırken hissedilen duygu, tamamlanmış bir günün huzurundan çok, devam eden bir hikâyenin parçası olma hissidir. Bir gün içinde farklı zaman katmanlarında dolaşmış, bir mekânın dönüşümüne tanıklık etmiş ve şehirle yeni bir ilişki kurmuş olma duygusu… Çünkü burası yalnızca ziyaret edilen bir mekân değil; zamanın, emeğin ve kültürel üretimin iç içe geçtiği bir hafıza alanıdır. İstanbul’un sürekli değişen yüzü içinde nadir rastlanan bu süreklilik, Kundura’yı benzersiz kılar.
Bir Gün Değil, Bir Deneyim
Beykoz Kundura’da geçirilen bir gün, programlı bir etkinlik takviminden çok daha fazlasını ile modern şehir insanı için alışılmadık bir deneyim sunuyor; hız yerine ritim, tüketim yerine üretim, yüzeysellik yerine derinlik. Burası, İstanbul’un hafızasını koruyan ama aynı zamanda geleceğe açılan bir alan. Endüstri mirasının kültür-sanatla yeniden yorumlandığı bu mekân, şehrin dönüşüm hikâyesinin en etkileyici örneklerinden biri.
Şehrin kültürel olarak tam kalbinde yer alan Beykoz Kundura, İstanbul’un geçmişiyle geleceği arasında kurduğu köprüyle yalnızca bir destinasyon değil, bir düşünme biçimi öneriyor. Burada zaman doğrusal değil; katmanlıdır. Aynı anda hem bir fabrikanın sesini hem bir konserin melodisini hem de suyun kıyıya vuran ritmini duyabilirsiniz. İstanbul’da bir günü yavaşlatmak, kalabalıktan uzaklaşmak ve aynı anda hem geçmişe hem bugüne temas etmek isteyenler için Beykoz Kundura, adeta şehrin içinde saklı bir zaman kapsülü.
Beykoz Kundura, ziyaretçilerine şunu hatırlatıyor: Bir mekânın, kendi hafızasını kaybetmeden yeniden doğabileceğini ve mekânı değerli kılanın yalnızca mimarisi ya da etkinlikleri değil, içinde biriken hikâyeler olduğu. Kundura’da bu hikâyeler hâlâ canlı, hâlâ üretken ve hâlâ paylaşılmaya açık. İstanbul’da hâlâ keşfedilecek, hissedilecek ve üzerine düşünmeye değer yerler olduğunu hatırlatan nadir alanlardan biri olan Beykoz Kundura, ziyaretçilerine yalnızca bir gün değil, uzun süre hafızada kalacak bir deneyim sunar.
Beykoz Kundura’nın Kültür Sanat Direktörü S. Buse Yıldırım, sözlü tarih ve arşivden yaratıcı pedagojilere, belgesel sanattan sahne pratiklerine uzanan bir “yaşayan ilişkiler ağı” örüyor. S. Buse Yıldırım ile hafızayı arşivin ötesine taşıyan katılımcı yaklaşımını; Kundura DocLab ve sinema sahne programları üzerinden kurduğu araştırma-temelli ekosistemi, yakında açılacak Arşiv kütüphanesini ve erişilebilirlik stratejilerini konuştuk
S. Buse Yıldırım, Beykoz Kundura’nın bugün sahip olduğu kültürel kimliğin ardındaki isim. Üç yıl önce yine Art Unlimited için yaptığımız uzun söyleşide, fabrikanın sosyal hayatını kayıt altına alan sözlü tarih çalışmalarından söz etmiştik. Bugünse Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin başında, toplumsal belleğin hem estetik hem de politik katmanlarına odaklanan öğrenim programlarını, atölyeleri ve araştırma pratiklerinin nasıl geliştiğini konuşuyoruz.
S. Buse Yıldırım’ın yaklaşımında “hafıza” statik bir kavramdan çok katılımcı yöntemlerle yeniden üretilen, kolektif anlatılarla çoğullaşan canlı bir ekosistem. Buse’nin kurduğu çerçevede Beykoz Kundura, araştırma, arşiv, belgesel sanat ve sahne pratiklerinin kesiştiği bir kültür politikası laboratuvarı. Kundura DocLab, uluslararası sanatçıları buluşturan yaratıcı bir kamp işlevi görürken; Kundura Sahne, disiplinlerarası üretimlere ev sahipliği yapıyor. Yakında açılacak arşiv kütüphanesi ve erişim odaklı yeni projelerse bu vizyonun başka halkaları.
Kendi üretimlerini Lita Yapımevi çatısı altında sürdüren S. Buse Yıldırım, hafıza temelli yeni projeler hazırlıyor; Berlin–İstanbul hattındaki göç deneyimlerinden Meramet adlı belgeseline, uluslararası ortak yapımlara uzanan çok katmanlı bir üretim dünyası kuruyor. Kundura Sinema’nın mekânsal belleğe yaslanan küratöryal çizgisi, Sümerbank’ın 92. yıl programı gibi ritüellerle birleştiğinde, ortaya yalnızca geçmişi görünür kılmakla kalmayan; geleceğe de yön veren bir kültür pratiği çıkıyor.
Bu röportajda Kundura’nın evrilmekte olan vizyonunu kurucusundan dinliyoruz.


Üç yıl önce Beykoz Kundura’nın dönüşüm sürecine dair kapsamlı bir söyleşi yapmıştık. O görüşmede, Kundura Hafıza’daki sözlü tarih çalışmalarınızın, fabrikanın sosyal hayatını anlamaya odaklandığını belirtmiştin. Bugün ise Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi’nde kültürel miras farkındalığını artırmaya yönelik çok katmanlı öğrenim programları yürütüyorsunuz. Senin de sıkça altını çizdiğin gibi, bir hafıza mekânı yaratmak yalnızca fiziksel bir muhafaza anlamına gelmiyor. Toplumsal bellekle kurulan ilişkileri, temsil biçimlerini, kaybın estetik ve politik boyutlarını da kapsayan bir süreç. Senin de bildiğin gibi Fransız tarihçi Pierre Nora’nın tanımıyla hafıza mekânları, “kolektif belleğin duygusal ve simgesel olarak yer tuttuğu alanlardır.” Aslında bu bir bina olabilir, bir anıt, bir meydan ya da bir ritüel. Bu çerçeveden bakıldığında, sizde bu süreç nasıl ilerliyor? Başlangıçtan bugüne hangi kararlar yol gösterici oldu ve nasıl bir yönelim içindesiniz?
Nora’ya ithaf etmen çok değerli; hafıza alanında çalışıp da yolu onunla kesişmeyen yoktur sanırım. Elbette bu yolculukta bana hafıza çalışmalarındaki birçok kuramsal yaklaşım ilham verdi. Hatta üniversite yıllarımda Goldsmiths’te The Sites of Memory (Hafıza Alanları) isimli bir ders almıştım. Okumaları ve notları hâlâ geriye dönüp beslendiğim bir kaynak olabiliyor. Geçenlerde, Kundura Hafıza öğrenim programlarına ek olarak “hafıza ve arşiv” kavramlarını öğretici ve yaratıcı araçlara dönüştürmek adına çalışmalar yaparken, öğrencilik dönemimde yaptığım bir projeye geri döndüm. Yerli Malı Yurdun Malı Programı’nda ilk kez uygulamaya başladığımız atölyelerden biri olan geliştirdiğimiz bir hafıza pratikleri metodolojisi: Saatli Maarif Takvimi.
Bizim için önemli olan, kolektif hafızayı kurumsallaştırırken yapının ne kadar kapsayıcı ve katılımcı olabildiğini keşfetmek. Bu doğrultuda, başlangıcı ve sonu net olmayan, ama dinamik ve dönüştürücü bir sürece inanıyorum. Nitekim, özünde hafıza organik ve esnek bir yapı. Mekânlardaki kolektif belleğin duygusal katmanlarını sadece somut hafıza öğeleriyle değil, somut olmayan anlatılarla da derinleştirebileceğimize inanıyorum.
Aslında, anlamlar ve değerler bütünlüğünün kurduğu bir düşünce mekanizması inşa ediyoruz. Bu sebeple, katılımcı yöntemlerle yapının derinleşmesini sağlıyor; topluluk pratiğiyle bağlayıcı ve dönüştürücü süreçler tasarlamamız gerektiğine inanıyorum. Bir mekânın kendilik bilincini, kimliğini kurgulamasına öncelik vermesi; ardından oluşturduğu topluluğu geliştirme aşamasında farklı yöntemler araması gerektiğini düşünüyorum. Kundura, hafızasından beslenerek kimliğini kurdu. Şimdi ise bu belleği kapsayan bütüncül bir kültür politikasına doğru ilerliyor. Sadece bir “mekân” olarak sanat disiplinlerinin beklentilerini karşılamanın ötesinde, Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma kapsamında üretilenleri merkezine alan bir kültür politikası ve küratöryal yapıya evrilmeyi amaçlıyoruz.
Kundura DocLab adıyla yürüttüğünüz atölye, araştırma ve üretim programı; belgesel tiyatro, yaratıcı belgesel sinema ve araştırma temelli sanat pratiği arasında köprü kurmayı amaçlıyor. Sahne ile belge, anlatı ile arşiv, bellek ile kurgu arasındaki sınırları sorgulayan sanatçılar için disiplinlerarası bir üretim alanı sunuyorsunuz. 2023 itibarıyla uluslararası katılımcılar ve danışmanlarla genişleyen program, giderek daha özgün bir platform kimliği kazandı. 2025 yılında DocLab kapsamında neler üretildi? Bu ekosistem nasıl evrildi?
Son dönemlerde bu “ekosistem” meselesi üzerine çok düşünüyorum. Çünkü burada yalnızca bir mekânın kültürel kimliğini kurmuyoruz; aynı zamanda bireysel ve toplumsal düzlemde pek çok karşılaşma yaşıyor, kendimizi de yeniden keşfediyoruz. Özellikle Kundura DocLab ve Kundura Hafıza çalışmalarında aslında bir ekosistem kurmayı ne kadar sevdiğimi daha iyi fark ettim. Birbiriyle ilişkili ama farklı işlevlere sahip bileşenleri bir araya getirerek sürdürülebilir, üretken ve karşılıklı besleyici bir bütün oluşturmak; ilişkisel ağlar kurup süreç odaklı bir şekilde birbirini beslemesini sağlamak benim için çok kıymetli. Disiplinlerarası yöntemlerle hem anlatılar hem de yapılar inşa etmekten büyük keyif alıyorum. Bu yalnızca içerik üretmekle sınırlı değil; katılımcılığı ve ortak üretimi merkeze alan, etkileşim yaratan döngüsel süreçler tasarlamakla ilgili. Böylece yalnızca üretim değil, aynı zamanda aidiyet ve beraberlik hissi yaratan, “yaşayan bir ilişkiler ağı” oluşuyor.
Bu yıl KunduraLab projelerini başlattık; KunduraLab platformunda program içeriği farklı inisiyatiflerle çeşitlense de odağımızı özellikle belgesel sanatı ekseninde Kundura DocLab üzerine yoğunlaştırdık. Film ve performans alanında araştırma odaklı çalışan belgesel sanatçılarını bir araya getiren proje temelli bir gelişim programı diyebiliriz. Türkiye dışında bölge coğrafyasından birçok sanatçının başvurduğu bu program, İstanbul’un yaratıcı bir buluşma ve çekim merkezi olabileceğini bize tekrar tekrar gösteriyor. Bu yıl üçüncüsünü gerçekleştirdik ve her geçen yıl program yapısının biraz daha köklendiğine, Kundura’nın araştırma odaklı kültür-sanat yaklaşımını benimseyen uluslararası bir sanat çı topluluğunun filizlendiğine tanık olmak tarifsiz bir mutluluk.
Ah, soruna dönersem: Bu yıl ne mi üretildi? Diyalog.
Katılımcılar önce kendileriyle bir diyaloğa girdiler — kimi zaman yeniden, kimi zaman ilk kez. Kendilerini merkeze alarak başladılar. Sonra çevreleriyle, birbirleriyle, başka dünyalarla… Ve bu gelişen diyalog, bu çok seslilik içinde yeni anlatılar, imkânlar keşfedildi. Bence bu yıl en çok bu oldu. Bu, tam olarak beni ve Kundura’yı yansıtıyor; lakin biz tekil bir otorite olmaktan ziyade ortak hafızalar, ortak yaratımlar üzerinden çoğulcu bir ortam kurmayı önemsiyoruz.



Arşiv ve hafıza ile çalışan sanatçılar için metodolojik araçlar geliştirme, belgesel formunun sahnedeki karşılığını araştırma ve performans sanatlarıyla yeni anlatım biçimleri kurma hedefleriniz doğrultusunda nasıl bir yol izliyorsunuz?
Genel kültür sanat programımızda arşiv ve hafıza ile çalışan sanatçılar için farklı anlatım biçimlerini buluşturan bir alan kuruyoruz aslında. Doclab’de ise belgesel sinemasının; hikâye anlatımından etnografik araştırmaya, tiyatro pedagojisi bağlamından kültürel performansa kadar uzanan yöntemlerle katılımcıları bir araya getiriyoruz. Bu programda, sadece kendi uzmanlık alanındaki araçlarla hikâye anlatmak değil; bu araçları dönüştürerek yeni ifade biçimleri yaratmak da mümkün oluyor. Bizi en çok heyecanlandıran da bu dönüşüm. Yani bir nevi belgesel sanatı içinde yaratıcı bir kamp kuruyoruz ve bu kamp, yaratıcılığı pedagojik yöntemlerle dönüştürüyor. Gerek sinemada gerek tiyatroda, hikâyeyi yalnızca içeriğiyle değil; bedensel ifadesi, zaman algısı ve mekânla kurduğu ilişki gibi boyutlarıyla birlikte araştırıyoruz.
Ayrıca, Türkiye’den çıkan bağımsız ve deneysel bir dil üretimi açısından DocLab’ın üstlendiği rolü nasıl tanımlarsınız? Bu yolculuk nereye doğru evriliyor, şu sıralar zihninizde neler var?
Türkiye’de belgesel sinemasında deneysel yaklaşımlar yeni yeni görünürlük kazanmaya başladı. Ancak tiyatro alanı için —hele ki belgesel formlarla kesişen işler açısından— hâlâ oldukça sınırlı bir üretimden söz edebiliriz. Kundura DocLab, daha çok deneyimi olan katılımcılara hitap etse de özellikle çağdaş sahne sanatlarında genç kuşakların önümüzdeki yıllarda öncü olabileceklerini gözlemliyorum.
DocLab’in yolculuğu bir bakıma Kundura gibi… hatta biraz da benim gibi. Kendi ritmini bilen, sürecin ta kendisine önem veren, vizyonunu okuyabilenler ve anlayabilenlerle, kendini dinleyen ve merak edenlerle yol alabiliyor. Onu görebilenler, onunla yürüyor. Bu da DocLab’i sadece bir program olmaktan çıkarıp, yaşayan bir pratiğe dönüştürüyor.
Kundura Sahne bugüne kadar farklı disiplinleri bir araya getiren, mekânla ve hafızayla ilişki kuran çok katmanlı sahne işlerine ev sahipliği yaptı. Rimini Protokoll’ün Remote Istanbul projesi gibi seyirciyi kent dokusu içinde hareket ettiren yapımlar da bu yaklaşımın örneklerinden biri. Mekânın belleği, seyir deneyimi ve toplumsal aidiyet gibi kavramlar doğrultusunda, Kundura Sahne’de bir yapımı seçerken nasıl bir programlama politikası izliyorsunuz? Hangi türden yapımlar sizin için bu sahnede anlamlı hale geliyor?
Kundura Sahne restorasyon sürecindeyken bile, küratöryal yaklaşımımız üzerine ciddi bir araştırma yürütüyorduk. Merkezinde hep sahne sanatlarını oluşturan öğeleri yeniden düşünmeye, bu bileşenlerin arasındaki ilişkilere dair sorular üretmeye teşvik eden bir ortam yaratmak vardı. Belgesel sanatına yaklaşımlarıyla her zaman radarımda olan Rimini Protokoll ekibiyle gerçekleştirdiğimiz Remote İstanbul yapımı, bunun güzel bir örneğiydi. (Hele bugün yapay zekânın gündelik hayatımıza bu kadar nüfuz ettiği düşünülürse, ne kadar vizyoner bir proje olduğu daha da belirginleşiyor.) Pandemi döneminde, şehir merkezinin dışında konumlanan ve kültür-sanat izleyicisinin alışkanlıklarına ters düşen yeni açılan bir sahne için, kendi derdini anlatabilen en doğru işti. Mekânla, kentle kurduğumuz ilişkiyi ve gündelik hayatın ritmini yeniden düşünmeye açan bir yapımdı. Elbette bu işin iletişimini kurmak kolay değildi. Yapımın orijinal prömiyerinden sekiz yıl sonra Türkiye’de ilk kez sahnelenmesi, bize geleneksel tiyatro anlayışının dışına çıkan bir kurum yapısı kurmanın ne denli uzun soluklu bir çaba gerektirdiğini bir kez daha gösterdi. Bebek adımlarıyla ilerliyoruz maalesef…
Belgesel sanatının etrafında dolaştığınızda, belirli kavramlar ve temalar arasında zigzaglar çizen arayışlar doğuyor. Radarınız çok net çalışsa da artık ilk dönemlerdeki kadar gözü kara olamıyorum sanırım. En çok da bu işlerin iletişiminde zorlanıyorum: böylesine avangard yaklaşımların, soyut anlatıların seyirciye nasıl aktarılabileceği sorusu gitgide daha dikenli ve yorucu geliyor. İçinden geçtiğimiz sosyo-ekonomik dalgalanmalar ve alışmamaya çalıştığımız umutsuzluk iklimi, çemberi giderek daraltıyor.
Yine de… kendi derdinden, kendi arayışından ödün vermeyen bir mekân olmayı önemsiyorum. Hayallerimiz daha farklı olabilir belki ama Kundura, her şeye rağmen disiplinlerarası, araştırma odaklı ve özgün içeriklerin yuvası olmaya devam edecek. Bugün aynı anda birçok dizi ve film üretiminin hikâye fabrikası gibi çalışsa da sahnesinde yalnızca ortak vizyonu paylaştığı eserleri misafir eden; kimi zaman bu eserlerle ortaklık kuran, başka hiçbir yerde karşılaşamayacağı farklı dünyalarla seyircisini buluşturan bir mekân.

Bir önceki buluşmamızda, 2022 yılında dile getirdiğin “dünyalı olmak” vurgusu, yerelden küresele açılmaya yönelik güçlü bir stratejik çerçeve sunuyordu. Bu perspektiften bakıldığında, Beykoz Kundura’yı uluslararası düzlemde çok sesli ve çok katmanlı bir kültür merkezi olarak konumlandırma hedefin bugün nasıl bir evreye geldi? Yeni iş birlikleri ya da uluslararası platformlarda seni heyecanlandıran adımlar neler?
Beykoz Kundura, yeniden işlevlendirme yöntemiyle korunan bir endüstri kültür mirası alanı olarak hikâyesini pek çok uluslararası panelde ve konferansta anlatma fırsatı yakaladı. Açık konuşmak gerekirse, kimi zaman yurt içinde değil de yurt dışında daha çok takdir gördüğümüzü hissettiğimiz oldu. Hayallerle gerçekler arasındaki mesafe zaman zaman yıpratıcı olabildiği gibi bu farkla yüzleşmek kolay olmuyor — ama 2022’de dile getirdiğim “dünyalı olmak” vurgusu da tam bu süreçten doğdu. Bir mekânın kendilik bilincini nasıl kurduğu, kendini bilerek dünyayı nasıl idrak edebildiği, yerelliğinden beslenerek nasıl bağımsız ve çok sesli bir kültür alanına evrilebildiği üzerine düşünürken şekillendi. Ve bir kültür kurumu olarak “kendin” kalabilmek, gerçekten zor bir yol. Bugünün kültür ortamında, kopyala–yapıştır politikalarla, sponsorları mutlu eden kurumsal dünyanın arka bahçesinde, yüzeyde parlak ama derinliksiz programlarla; ses getiren reklam kampanyalarıyla kendini var eden kurumların arasında, kendi sesine sadık kalmak büyük bir karar.
Bu süreçte değişime adapte olmayı ihmal etmeden, kendinden ödün verip vermeme dengesini kurmak büyük bir hassasiyet istiyor. Sürdürülebilirlik, mevcut ekonomik ve sosyo-kültürel bağlamda her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bazen neye tutunup neyden vazgeçebileceğini anlamak — ve buna cesaretle karar verebilmek — sandığından daha uzun zaman alabiliyor. Dünyalı olmaya çalışırken, bu dünyada var olmanın çabasını yerel dinamiklerin gerçekliğiyle birlikte göğüslemek; çoğu zaman yalnızlıkla, yükle, dirençle birlikte geliyor.
Tüm bunlara rağmen, program politikamız zamanla daha da yerleşti. Artık belirli alanlarda dolandığını izleyicisiyle paylaşan bir yapıdan, özüne dönen; oluşturduğu topluluğu dinleyen, geliştiren ve kendi hafızasını merkeze alan bir anlayışla ilerliyoruz. Bu çerçevede geçmişte yaptığımız ve sürdürmeyi planladığımız uluslararası iş birlikleri var. Örneğin Institut Français desteğiyle başlattığımız Istanbul CineCollective projesi bunlardan biri. Yine her yıl olduğu gibi, disiplinlerarası belgesel tiyatro alanında yeni işler geliştiriyoruz. Farklı uluslararası işlerimiz var, biri Manuela Infante’nin Vampyr adlı yeni eseri — ki ortak yapımcısıyız. Şu sıralar Belçika merkezli yeni bir projeyle ilgili görüşmelerimiz sürüyor; onu da yine uluslararası ortak yapım olarak hayal ediyoruz. Daha öz, daha nitelikli bir deneyim alanı yaratmayı; bu süreçte, “dünyalı olma” halinden uzaklaşmadan yolumuza devam edebilmeyi umuyoruz.
Aynı zamanda kurucusu olduğun Lita Yapımevi aracılığıyla hem sinema hem tiyat ro alanında çeşitli yapımlara hayat veriyorsun. Ghostly ile Berlin–İstanbul hattındaki göç deneyimlerini odağına alan bir etnografik film ürettin; diğer yandan Mimaroğlu: The Robinson of Manhattan Island belgeselinin ortak yapımcılığını üstlendin. Kendi üretimlerin ile küratöryal çalışmaların arasında nasıl bir etkileşim gözlemliyorsun?
Lita, 2014 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptığım dönemde adım attığım ilk yaratıcı girişimdi. Niyetim, kendi eserlerimi ve yakın hissettiğim sanatçıların işlerini, yaratıcı yapımcılık bağlamında hayata geçirebilecek bir yapımevi kurmaktı. Zamanla Beykoz Kundura ile iç içe geçen bir yapı haline geldi. Ancak hem bir mekânı ve kurumu inşa etmek, hem de kendi sanatçı kimliğimi oluşturmak, 26 yaşında genç bir kadın olarak kolay bir yolculuk değildi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Lita’yı Kundura’nın “hikâye fabrikası” işleviyle misafir ettiği setlerin ötesinde; kendi ruhuna ve vizyonuna uygun film, dizi ve tiyatro projelerinin yapımını üstlenen bir üretim hanesi olarak görüyorum. Kundura Sahne’de yer verdiğimiz yerel yapımları Lita çatısı altında toplama niyetim var. Şimdiye dek sahnede dört yapım deneyimimiz oldu. Bu yapımlara ilişkin süreçlerde, iş yapma kültürümüzün Türkiye’deki tiyatro yapım pratikleriyle örtüşmemesi sebebiyle oldukça zorlandığımız anlar oldu. Tiyatro yapımına büyük bir hevesle başlamıştık ancak çeşitli sebeplerle hayal ve kalp kırıklığı yaratan bu deneyimlerin, ileride Lita’yı ve Kundura’yı çok daha güçlü kılacak, nitelikli olmuşluklara dönüşeceğine inanmak istiyorum.
Lita Yapımevi çatısı altında, önümüzdeki dönemde nasıl projelerle karşılaşacağız?
Her yeni deneyim, farklı odak merkezleri yaratıyor. Bu süreçte kendi yaratıcı dünyamı ve yeteneklerimi ne kadar ihmal ettiğimi fark ettim. Uzun zamandır gündelik hayatımın bir köşesinde tuttuğum yeni araştırma projemin somutlaşması için çalışıyoruz. Adı Meramet… Elbette yine hafıza örüntülerinin peşindeyim. Sadece bir belgesel film değil, aynı zamanda sosyal bir döngüsü olan, toplumsal bir projeye evrilmesini önemsiyorum. Proje tasarımı, Seiba Anlatı Merkezi’nden Nazlı Çevik Azazi’nin mentörlüğünde; saha araştırması ise Moxie Film’den Vuslat Karan ve Burcu Melekoğlu’nun iş birliğinde devam ediyor.
Lita çatısı altında ayrıca yeni bir dizi projesi üzerinde çalışıyoruz. Bunun yanında, farklı ülkelerden görüştüğümüz, bize dokunan belgesel film projeleri var. Heimatlos Film ile de Türkiye’de belgesel sanatını geliştirmeye yönelik çeşitli projeler tasarlıyoruz.


Kundura Sinema, gösterimlerini “mekânı deneyimleyecek şekilde tasarlanmış bir izleme deneyimi” olarak tanımlıyor. Özellikle restore edilmiş sessiz film programlarınız ve bunları UNESCO Dünya Görsel İşitsel Kültürel Miras Günü gibi özel tarihlerle ilişkilendirme yaklaşımınız, seyirciyi sinema aracılığıyla mekânın tarihine dokunmaya davet ediyor. Bu küratoryal yaklaşım, izleyicinin mekânın belleğiyle nasıl bir ilişki kurmasını amaçlıyor?
Kundura Sinema’yı 2018 yılında açtığımızda, ilk gösterimi özellikle UNESCO Dünya Görsel İşitsel Kültürel Miras Günü’ne denk getirmiştik. Böylece, mekânın kendisinin de ve sinemanın da bir kültürel miras olduğunun altını çizmek istemiştik.
Klasik film programları tasarlamamızın bir nedeni de fabrikanın kendi sinemasında gösterilen filmlerle kurduğumuz bağdı. O dönemlerin elbette güncel vizyon filmleri oluyordu, fakat biz bu geleneği, restore edilmiş klasik film olarak bugüne taşıyoruz. Kundura Hafıza’nın temelini oluşturan sözlü tarih görüşmelerinde hep sorardık: Hangi filmleri izlerdiniz? Kimlerle buluşurdunuz? Ne yer; ne içerdiniz? Atmosfer nasıldı? Bu yüzden, restore edilmiş kültürel miras mekânında hem kendi hafızamızı tazeliyor (adeta restore ediyor), hem de restore edilmiş klasik filmleri izleyerek geçmiş ile bugün arasında bir bağ kuruyoruz.
Bu yaklaşım artık film kürasyonlarımızın omurgası oldu. Hafıza’nın bir anlatı merkezi ve arşiv olarak yol almasıyla birlikte, programlarımız güncel belgesel filmlerine de göz kırpan; yalın, nitelikli ve tematik olarak derinleşen bir çerçeve kazandı. Artık bu yaklaşımın benimsendiğini bilerek, bir adım öteye taşıyacağız: arşiv ve hafıza temalarında bizi düşündüren, tartışmaya açan film seçkilerine de yer vereceğiz. Çünkü amacımız, seyircinin sadece bir film izlemekle kalmaması; oturduğu koltuğun, bulunduğu mekânın, hatta perdede gördüğü hikâyenin de bir hafıza taşıyıcısı olduğunu hissetmesi. Böylece her gösterim, sadece bir izleme deneyimi değil, mekânın belleğiyle kurulan kişisel bir bağa dönüşüyor.
Önümüzdeki dönemde bu mekânsal-sinematik deneyimi hangi yollarla geliştirmeyi, derinleştirmeyi ya da dönüştürmeyi planlıyorsunuz?
Şu bir gerçek: sinemada film izleme deneyimimiz dönüşüyor. Özellikle pandemiden sonra bambaşka bir hâl aldı. Dünya genelinde sinema bilet satışları ciddi oranda düşerken, Türkiye’de bu yıl son 20 yılın en düşük koltuk doluluk oranıyla karşılaşıldı. Böyle bir ortamda mekânsal-sinematik deneyimi yeniden düşünmek artık stratejik bir zorunluluk. Seyirci dinamiklerinin değişimine ayak uydurmak çok önemli; hele ki teknolojinin bu kadar geliştiği, hikâye anlatıcılığının formatlarının hızla evrimleştiği bir dönemde. Ancak Türkiye’deki mevcut koşullar, bu uyum sürecini daha da çok boyutlu kılıyor.
Özel kürasyonları yılın belirli dönemlerinde seyirciyle buluşturan butik bir repertuar sineması olmanın ötesinde, Beykoz Kundura olarak biz, bir “kültürel mekân” yaratım sürecindeyiz — üstelik ucu açık, hiç bitmeyecek bir süreç bu. Mekânın çevresiyle, topluluğuyla, hafızasıyla ve programıyla bir bütün olması bizim için çok önemli. Önümüzdeki dönemde mekânsal-sinematik deneyimi geliştirirken amacımız, bu bütünlüğü koruyarak; her gösterimi yalnızca bir film izleme anı değil, mekânın hafızasıyla kurulan bütünsel bir deneyim olarak sunmak.
Geçtiğimiz dönemde oldukça çeşitli programlar ve etkinlikler hayata geçirdiniz. Özellikle erişim odaklı faaliyetleriniz dikkat çekerken, aynı anda erişilebilirlik ve sürdürülebilirlik meselelerine de temas ettiniz. Bu doğrultuda, fiziksel mekân ve dijital platformlar için erişilebilirliğe yönelik daha bütüncül bir strateji geliştirmeyi düşünüyor musunuz?
Beykoz Kundura’da erişim meselesini yalnızca teknik bir standart olarak değil, bir kültür politikası meselesi olarak görüyoruz. Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma’nın kütüphanesi yakında açılıyor; arşivinin bir kısmının dijital erişimi için de çalışmalar yürütüyoruz. Diğer yandan, ücretsiz ve katılımın herkese açık olduğu; endüstri kültür mirasına yönelik toplumsal farkındalığı artıran fiziksel ve çevrimiçi kamusal programlar tasarlıyoruz. İşitme engellilere özel içerikler üretmenin yanı sıra, çocukları ve gençleri odağına alan; ücretli-ücretsiz etkinlik dengesini gözeten bir yapı oluşturduk.
Kısacası, herkesin hafıza mekânıyla ilişki kurabileceği kanallar açmak bizim için öncelikli. Elbette sponsorsuz ne kadar sürdürülebilir olacağını bugünden kestirmek güç; ama sınırları zorlayarak bu kapsayıcılığı korumayı önemsiyoruz. Çünkü kültürel mirasın yaşayan bir mekân olması, ancak toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla mümkün.
Bizim vizyonumuz, “kurumsal sürdürülebilirlik” kavramını yalnızca LinkedIn performansı gibi görünen, raporlarla sınırlayan; kültür-sanat alanına kurumsal diplomasinin arka bahçesi muamelesi yapan anlayışın dışında durmak. Kundura, merkezinde kültür olan bir yapı; izleyicisini ya da ziyaretçisini yalnızca misafir etmekle kalmıyor, o hafızanın yaşayan bir parçası olmasına da teşvik ediyor.
Son olarak, Sümerbank’ın hafızasını kamusallaştırmaya yönelik yürüttüğünüz çalışmalar kapsamında, 11–12 Temmuz 2025’te Sümerbank’ın 92. kuruluş yıl dönümüne özel bir program hazırladınız. Rehberli sergi turları, fabrika emeklileriyle buluşmalar, arşiv ziyaretleri ve atölyelerden oluşan bu etkinlikler, belleği bugünün toplumsal dokusuyla buluşturmayı amaçlıyor. Hafıza çalışmalarınızda bu tür ritüellerin toplumsal aidiyet duygusunu besleyebileceğine dair yaklaşımınız dikkat çekici. Bu yıl dönümü programını tasarlarken, öncelikli olarak neyi kamusallaştırmak, neyi görünür kılmak istediniz?
Bu yıl Sümerbank’ın kuruluş yıl dönümünü ikinci kez kutladık ve bu özel güne dair ilk kez bu kadar kapsamlı bir şekilde, katılımcıların tüm günü Kundura’da geçirebileceği bir akış tasarladık. Eski Sümerbank dergilerindeki yemek tariflerinden ilham alan mutfak atölyelerinden, deri işçiliğine odaklanan atölyelere kadar üretim temelli ve kolektif ruhu besleyen bir program oluşturduk. Nesillerarası aktarımı güçlendirmek için fabrika emeklilerinin rehberliğinde sergi turları düzenledik; hafıza yürüyüşlerimizin finalini ise fabrikanın eski kreşinde yaptık. Burada, kreşin en çok pişen lezzetlerinden muhallebiyi paylaşarak çocukluklarını bu mekânda geçiren misafirlerimizle bahçesinde anılarını dinledik.
Bu buluşmalarda hem özlemi hem de hak arayışındaki dayanışmayı yan yana görmek, hafıza çalışmalarında katılımcı yöntemlerin ne kadar güçlü bir karşılaşma zemini yarattığını bizlere gösterdi. Ancak biliyoruz ki, hafıza çalışmalarını bir kurum çatısı altında yürütürken nostalji duygusunu merkeze almak çok riskli; Özellikle de içinde bulunduğumuz sosyo-politik bağlamda, nostalji bazen karanlığa kapanan bir odada sıkışmışlık hissi veriyor. Oysa bu hislerden uzaklaştıran hafızayı düşündüren, sorgulatan ve eyleme geçiren bir zemine taşımalıyız. Bu noktada yaratıcı düşünce ve sanatsal pratiklerin arşivciliğe ve hafıza çalışmalarına sunduğu katkı, en değerli araçlarımızdan birine dönüşüyor.
Röportaj: Merve Akar Akgün
Unlimited
Beykoz Kundura, tarihî endüstri mirasını korumanın ötesinde, kültürel hafızayı canlı tutan dinamik bir öğrenme alanı olarak öne çıkıyor. Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi, sözlü tarih atölyeleri, öğretmen eğitimleri, rehberlik programları, çocuk ve yetişkin atölyeleri, yaz okulları ve sanatçı iş birlikleri gibi çok disiplinli projelerle kültürel mirası koruyor ve toplumla paylaşıyor.
Kundura Hafıza Öğrenme Programları, deneyim, sorgulama ve yaratıcılığı ön plana çıkararak çocuklardan gençlere, öğretmenlerden kültür profesyonellerine kadar geniş bir katılımcı kitlesine ulaşır. Programlar; robotik kodlama, mimarlık, arşivcilik, yaratıcı yazarlık gibi farklı başlıklarla katılımcılara mekânı keşfetme, mirası sorgulama ve kendi hafızalarını üretme fırsatı sunar.
Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına paralel olarak yürütülen öğretmen eğitimleri, sergi gezileri ve atölye çalışmalarıyla kültürel miras bilinci yaygınlaştırılır.
2025 yılı, Kundura Hafıza Öğrenme ve Kamusal Programları için heyecan dolu ve ilham verici bir yıl oldu. Çocuklardan gençlere, yetişkinlerden öğretmenlere kadar farklı yaş ve meslek gruplarından katılımcılar, öğrenerek, deneyimleyerek ve yaratarak kültürel mirası keşfetme fırsatı buldu; aynı zamanda yaratıcılıklarını geliştirme ve yeni bilgiler edinme imkânı yakaladı.
Kundura Hafıza’nın yetişkin atölyeleri, kültürel mirasın farklı boyutlarını deneyimlemeye odaklandı. Beykoz Kundura’nın bulunduğu endüstri havzasından ilham alan bu atölyelerde katılımcılar, kâğıt üretimi, deri cüzdan yapımı ve alevde cam boncuk yapımı gibi geleneksel sektörlerin izlerini taşıyan uygulamalarla hem tarihî üretim tekniklerini deneyimledi hem de kültürel mirasın korunması ve yaşatılması üzerine pratik çalışmalar yaptı. Endüstri mirası temalı bu atölyeler, mekân kullanımıyla zenginleştirilerek katılımcıların öğrenmesini ve yaratıcı üretim yapmasını sağladı.
Deri Cüzdan Tasarım Atölyesi, katılımcılara hem el sanatları pratiği hem de tasarım deneyimi sunarken; Hafızayı İşlemek Nakış Atölyesi, fotoğraflar ve nakış aracılığıyla geçmişle bağ kurmaya odaklandı. El yapımı Kâğıt Atölyesi’nde katılımcılar, geleneksel üretim teknikleriyle kendi kâğıtlarını yaratma fırsatı buldu. Alevde Cam Boncuk Atölyesi ile ise camla yaratıcı çalışma deneyimi yaşandı.



Çocuklara yönelik atölyeler yıl boyunca farklı temalarla yürütüldü. Robotik kodlama, kolaj, mimari, sulu boya, illüstrasyon ve yaratıcı drama gibi çeşitli yöntemleri kapsayan bu atölyeler ücretsiz olarak gerçekleştirildi. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile Mayıs’ta Müzeler Haftası kapsamında düzenlenen üretim atölyeleri, çocukların yaratıcı ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine fırsat sağladı.


Ocak ayında ücretsiz olarak gerçekleştirilen Kundura Hafıza Endüstri Mirası Uzman Rehberlik Programı, endüstri mirasının korunması ve tanıtımı konusunda farkındalık yaratmak amacıyla turizm, otelcilik ve rehberlik öğrencilerine özel olarak tasarlandı. Programda, dünya ve Türkiye örnekleri ışığında endüstri mirasının önemi, korunması ve sunumu ele alındı. Dr. Mehmet Saner, Gül Köksal ve Doç. Dr. Sedat Bornovalı’nın katkılarıyla sekiz rehberlik öğrencisi, endüstri mirasının tarihsel, kültürel ve kurumsal boyutları hakkında derinlemesine bilgi edinme fırsatı buldu.
Bu program, endüstri mirasını yalnızca belgelemekle kalmayıp, rehberlik yoluyla geniş kitlelere ulaştırma vizyonunun da önemli bir parçası olarak öne çıktı. Güncellenmiş program, 2026 Ocak ayında yeniden katılıma açılacak.

Şubat ayında Okulumda Kültürel Miras Eğitici Eğitimi başarıyla gerçekleştirildi. Program, ilkokul, ortaokul ve lise öğretmenlerine öğrencilerde kültürel miras ve koruma bilincini geliştirme yöntemleri konusunda rehberlik etti.
Millî Eğitim Bakanlığı, erken yaşlarda kültürel miras eğitiminin önemini vurgulamakta ve öğretmenlerin bilinç düzeyini artırmak için hizmet içi eğitimler düzenlemektedir. 2018’den itibaren 1. sınıftan 12. sınıfa kadar Görsel Sanatlar ve Sosyal Bilgiler ders programlarına kültürel miras eğitimi eklenmiştir.
Kundura Hafıza, “Kundura Hafıza Kültürel Mirası Koruma Derneği” çatısı altında bu sürece katkı sundu. Ücretsiz olarak düzenlenen program, bugüne kadar üç kez gerçekleştirilerek 200’den fazla öğretmene ulaştı. Katılımcılar, eğitim sonrası sınıflarıyla birlikte Kundura Hafıza’yı ziyaret ederek sergi ve atölye deneyimlerini pekiştirdi.
Program, öğretmenlerin miras bilincini öğrencilerine aktarmalarına imkân sağladı ve böylece mirasın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında eğitimcilerin aktif rol üstlenmesini mümkün kıldı.

Nisan ayında ise Kundura Hafıza Çocuk Kültür Festivali gerçekleşti. Kültür ve Turizm Bakanlığı işbirliği ile yapılan programa Beykoz çevresi ilkokullarından gelen öğrenciler, gün boyu süren atölyelerde hem kültürel miras kavramını deneyimledi hem de farklı üretim tekniklerini uyguladı. 2026 Nisan ayında Çocuk Kültür Festivali’nin ikincisi düzenlenecek.

Haziran ayında Prof. Dr. Arzu Öztürkmen yürütücülüğünde çevrimiçi ve ücretsiz olarak yapılan Sözlü Tarih Atölyesi’nde sözlü tarihin tarihçesi, yöntemleri, bilimsel güvenirliği ve Türkiye’deki uygulama örnekleri ele alındı; katılımcılar sözlü tarih yöntemini araştırmalarında ve eğitimlerinde nasıl kullanabileceklerine dair bilgiler edinerek bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasındaki bağları ele aldı.
11 -12 Temmuz’da Sümerbank’ın 92. Yılı kapsamlı bir programla kutlandı. 11 -12 Temmuz’da sergi turları, atölyeler, söyleşiler, arşiv gezileri ve çocuk etkinlikleriyle sürdü. Sümerbank dergisinden tariflerle yapılan “Bellek ve Lezzet Buluşmaları”, deri cüzdan ve fotoğraf nakış atölyeleri, emekli işçilerle hafıza yürüyüşü ve arşiv ziyaretleri büyük ilgi gördü. Etkinlikler, Dr.Hakan Koçak’ın hazırladığı ,editörlüğünü İsmet Akça’nın üstlendiği çalışmaları devam eden “Beykoz Kundura” kitabı üzerine yapılan söyleşi ve gazeteci Deniz Zeyrek’in erken Cumhuriyet üretim idealleri ve Sümerbank’ın toplumsal bellekteki yerini anlattığı sohbetle tamamlandı.

Kundura Hafıza Kültürel Miras Yaz Okulu, gençlerin kültürel miras kavramını tanımalarını, sahiplenmelerini ve koruma bilincini geliştirmelerini amaçlayarak 18-22 Ağustos 2025 tarihleri arasında düzenlendi. Beykoz ve çevresindeki lise ve dengi okullardan katılan öğrenciler, teorik dersler ve uygulamalı atölyelerle bilgilerini deneyimleyerek pekiştirdi. Program süresince somut ve somut olmayan kültürel miras, doğal miras, arkeoloji, müzecilik, arşivcilik, mimarlık ve endüstri mirası gibi konular ele alındı. Katılımcılar mimari maket yapımı, drama, hikâye anlatıcılığı, arşiv oluşturma ve doğal miras haritalama gibi etkinliklerle hem üretim yaptı hem de grup çalışması, iletişim ve problem çözme becerilerini geliştirdi. Program, katılımcıların öğrendiklerini daha küçük yaş gruplarına aktarma fırsatı bulmaları amacıyla 2026 Mart ayında düzenlenecek Akran eğitimi ile devam edece.

2021 yılında ziyaret açılan “Kundura’nın Hafızası: Bir Fabrikaya Sığan Dünya” kalıcı sergisi, Çarşamba’dan Perşembe’ye 13.00-20.00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaretçilerini ağırladı. Çeşitli üniversiteler, okullar ve sivil toplum kuruluşlarından ziyaretçilerle buluştu. Her ayın son Cuma günü gerçekleştirilen rehberli turlar ve hafıza yürüyüşleri, katılımcılara serginin içeriğini daha derinlemesine keşfetme olanağı sundu.

İşitme Engellilere Yönelik İşaret Dili ile Sergi Turu
Kundura Hafıza, işitme engelli katılımcıların kültürel mirasa erişimini öncelikli olarak sağladı. Uluslararası İşitme Engelliler Haftası ve Aralık ayında düzenlenen işaret dilinde sergi turları, işitme engelli ziyaretçiler programa aktif olarak katıldı. Bunun yanı sıra, diğer dezavantajlı grupların da etkinliklere erişilebilirliği konusunda çalışmalar devam etmektedir.
Beykoz Kundura, tarihi bir endüstri mirası olmanın ötesinde, kültürel hafızayı canlı tutmayı ve gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayan kamusal programlarla 2025 yılında da dikkat çekti. Yıl boyunca düzenlenen etkinlikler, hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik öğrenme deneyimlerini kapsayarak kültürel miras bilincini farklı kuşaklara taşımayı hedefledi.

Figen Tokgöz
Öğrenme Programları Sorumlusu
Sümerbank
Cumhuriyet’in ilk yıllarında benimsenen kalkınma planlarının ve devletçi ekonomi politikasının somut karşılıklarından biri Sümerbank’tır. Kurum, savaş sonrası eksik kalan teknik altyapıyı ve nitelikli iş gücünü geliştirmekle kalmamış; aynı zamanda özel girişimi destekleyen bir yapı olarak tasarlanmıştır. Demir-çelikten dokumaya, hazır giyimden çeşitli tüketim mallarına kadar pek çok alanda Anadolu’nun farklı bölgelerinde kurulan Sümerbank tesisleri, temel ihtiyaç ürünlerini geniş kitleler için erişilebilir kılmıştır. Bu tesisler, bulundukları kent ve kasabalara ekonomik hareketlilik ve sosyal yaşam açısından da yeni imkânlar sunmuştur.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sanayileşme sürecine tanıklık eden Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası ise bu hikâyenin özgün örneklerinden biridir. Cumhuriyet döneminde Sümerbank çatısı altında yeniden düzenlenen fabrika, yalnızca bir üretim alanı olmaktan çıkarak hastane, kreş, sinema ve çeşitli sosyal tesisleriyle bir yaşam merkezi hâline gelmiştir. Bu niteliğiyle Beykoz Kundura, Türkiye’deki erken sanayi yerleşkeleri arasında kendine özgü, bütüncül bir model sunar.
Yerli Malı Yurdun Malı
1929 yılında “milli tasarruf” söylemi etrafında, yerli malı kullanımını yaygınlaştırmak ve tasarruf kültürünü güçlendirmek amacıyla Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kurulur. Cemiyet; Yerli Malı ve Tasarruf Haftası, konferanslar ve yurt içinde ve dışında düzenlenen sergilerle yerli üretimi görünür kılmaya çalışır.
Sümerbank’ın kurulmasıyla birlikte bu misyon, doğrudan üretim alanına taşınır. 1930’lar ve 1940’larda hazırlanan sloganlı afişler ve reklam kampanyalarıyla kamuoyuna çağrı yapılır. Cumhuriyet’in inşa etmeye çalıştığı yeni ulus kimliği, ekonomide “milli ve yerli”, teknik ve tasarım anlayışında ise “uluslararası” bir çizgiyi birleştirerek; üretim, kültür ve gündelik yaşamı eş zamanlı olarak dönüştürmeyi hedefler.
Sümerbank, ürünlerinin satışını ve dağıtımını daha sistemli bir biçimde yürütmek için 1934’te Sümerbank Yerli Mallar Pazarları Müdürlüğü’nü kurar. Bu girişimin temel amacı, Sümerbank ürünlerini doğrudan tüketiciyle buluşturmak ve piyasayı yakından takip edebilmektir. II. Dünya Savaşı yıllarında Yerli Mallar Pazarı’nın işlevi daha da kritik hâle gelir; birçok temel tüketim maddesinin satışı kontrol altına alınırken, tekstil ve giyim ürünlerinin halka “normal” fiyatlarla ulaştırılması bu kurumun başlıca görevlerinden biri olur.
Yerli Mallar Pazarı’nın kapatılmasının ardından 1949’da Sümerbank Alım Satım Müessesesi kurulur. Başlangıçta yalnızca 3 mağazayla faaliyet gösteren bu yapı, 1969 yılına gelindiğinde 180, özelleştirme sürecinin başladığı 1978 yılı itibarıyla ise 500 mağazaya ulaşarak Türkiye genelinde geniş bir dağıtım ağına dönüşür.
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi, yakın bir zamanda Sümerbank ve Erken Cumhuriyet Dönemi sanayileşme, endüstri odaklı koleksiyonunu erişime açtı. Yerli malı ve Sümerbank’a dair fotoğraf, doküman ve obje koleksiyonunu web sitesi üzerinden inceleyebilirsiniz. Dijital arşiv ve kütüphane çalışmaları için Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi’nden web sitesi üzerinden randevu talebinde bulunup, hafta içi 10:00-17:00 arasında ziyaret edebilirsiniz.
Kundura Hafıza Arşiv Kataloğunu incelemek için tıklayın.

Bir Yerli Malı Etkinliği
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu

Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası Yerli Malı Reklamı
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu

Bir Sümerbank Mağaza Vitrininde Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası Ürünleri
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu

Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası Yerli Malı Reklamı
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu

Bir Yerli Malı Kıyafet Tezgahı
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu

Bir Kundura Üretim Atölyesi
Nurtaç Buluç
Arşiv ve Araştırma Sorumlusu
Kundura Hafıza, 2021 yılında Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’nın iki yüz yılı aşkın geçmişini bir araya getirmek, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla kuruldu. Temelleri, S. Buse Yıldırım’ın 2015 yılında Tarih Vakfı işbirliğiyle yürüttüğü Sözlü Tarih Projesiyle atılan Kundura Hafıza’nın emek ve endüstri mirasına odaklanan tüm çalışmaları, bugün Kundura Hafıza Kültürel Mirası Koruma Derneği çatısı altında sürdürülüyor. Kuruluşundan bu yana faaliyetlerini Fabrika döneminde sendika binası ve garaj olarak kullanılan yapıda yürüten Kundura Hafıza, Beykoz Kundura yerleşkesindeki yeni merkezine taşınarak Ekim 2025 itibarıyla kapılarını araştırmacılara açmış; arşiv, sergi ve öğrenme programları başlıkları altında gerçekleşen çalışmalara merkezin açılmasıyla bir de kütüphane eklenmiştir. Yazının devamında Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in erken yıllarına uzanan sanayi, emek ve üretim kültürünü belgeleyen kaynaklara erişim imkânı sunan Kundura Hafıza’nın yeni araştırma merkezi ve kütüphane koleksiyonundan bahsedilecektir.

Fabrika’da Hatıra Fotoğrafı, Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu
Bağışlayan: Halil İbrasim Yaşasın
Kreş’ten Arşiv ve Araştırma Merkezi’ne
Bugün Kundura Hafıza’ya ev sahipliği yapan ve bir araştırma merkezi olarak yeniden işlevlendirilen yapı fabrika döneminde sivil savunma binası, planlama ofisi, doktorluk binası ve satış mağazası gibi farklı amaçlarla kullanılmıştır. 1960’lara tarihlenen yapı son olarak fabrika kapanana kadar fabrika çalışanlarının çocuklarına bakım sağlayan, öğretmenleri, bakıcıları ve hemşireleriyle tam teşekküllü hizmet veren bir kreş olarak faaliyet göstermiştir. Sümerbank’ın birçok müessesesinde yer verdiği kreş, kadın işçiler için istihdamın özendirildiği önemli bir sosyal olanak olarak dikkat çeker. Bu yönüyle Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’nın kreşi de memur ve işçilerin takdirle hatırladıkları, hafızalarında önemli yere sahip bir fabrika birimi olmuştur. [1] Özelleştirme sonrası tescillenerek özenli bir restorasyon sürecinden geçen kreş binası, arşiv, kütüphane ve çalışma alanlarıyla özelde Sümerbank ve Beykoz Kundura’nın hafızasını genelde ise Türkiye’nin somut ve soyut kültürel mirasını araştırmak isteyen herkes için kamusal bir bilgi alanı olarak hizmet vermeye başlamıştır. İki katlı yapının üst katı Kundura Hafıza’nın Sümerbank, Etibank ve Sözlü Tarih koleksiyonlarını barındıran arşiv saklama odası, dijitalleştirme odası, karanlık oda ve yazının ilerleyen satırlarında değinilecek olan Arzu Öztürkmen Koleksiyonu’ndan oluşurken alt kat ise sanayi, iktisat ve emek çalışmalarına uzmanlaşan bir kütüphane ile çalışma alanlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Fabrika Kreşi’nde Bir Etkinlik, Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Koleksiyonu
Bağışlayan: Güner Zeynep Öztürk

Arşiv Dijitalleştirme Odası
Fotoğraf: Lara Özdoğan Kalari
Endüstri Mirasına Yönelik Bir İhtisas Kütüphanesi
Fabrika döneminde müdüriyet binasında faaliyet gösteren bir kütüphanenin yer aldığı bilinmektedir. Kütüphanenin işçi ve memurlar için önemli bir bilgi hizmeti sunduğu ve daha çok dericilik ve ayakkabıcılık ile Sümerbank’a yönelik sınai kaynaklardan oluşan teknik bir kütüphane olduğu söylenebilir. Türkçenin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi muhtelif dillerde yayınlardan oluşan koleksiyonun [2] oldukça yetkin olduğu yine sözlü tarih görüşmelerinde ifade edilmiştir. Örneğin, Sümerbank’ın daha önce mensucat işletmelerinde görev aldıktan sonra 1982-1985 yılları arasında [3] Beykoz’daki fabrikasında müdürlük yapan Sıddık Özbek tayini sonrası dericilik öğrenmek için ilk önce kütüphaneden faydalandığını şu sözlerle dile getirir:
“ (…) İyi bir kütüphanesi vardı deriye yönelik fabrikanın. İşte orada ben Almanca bildiğim için Almanca kitapları alıp işte günlerce aylarca.. Deri nedir ayakkabı nedir, onlarla ilgili olarak hiç olmazsa az bir bilgi sahibi olayım diye ağırlığı oraya verdik..” [4]
Bununla birlikte bir dönem fabrikada kütüphane memuru olarak çalışan Aslan Kandemir’in tanıklığına göre çalışanların çocukları da raflarında Meydan Larousse’a yer veren kütüphaneden yararlanabiliyordu. Kitaplarını imza karşılığı ödünç veren kütüphane, gerek lojmanlarda gerek Beykoz’da yaşayan işçi ve memur aileleri için de bir uğrak noktasıydı.


Mekân Tasarımı: Future Anecdotes İstanbul
Fotoğraf: Lara Özdoğan Kalari
Kundura Hafıza’nın çalışmalarının son ayağı olan kütüphanesi de fabrikadan alınan ilhamla bir ihtisas kütüphanesi olarak kurgulanmıştır. Kütüphane, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi sanayi ve iktisat tarihi, emek çalışmaları ve endüstri mirası konularına odaklı kaynakları bir araya getirir. Sümerbank ile Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’nın tarihine yönelik nadir eserlerden güncel kitaplara, toplu işçi sözleşmeleri ve işletme talimatnamelerinden mali raporlara uzanan muhtelif kaynaklar araştırma geliştirme ve kataloglama çalışmaları halen devam eden koleksiyonun temelini oluşturur. Sümerbank Umum Müdürlüğü’nce neşredilen, birçoğu mühendis, usta ve işçilere matematik, elektrik, fizik, makine kullanımı gibi konuları öğreten rehberler ile İngilizce, Almanca, Rusça gibi dillerden tercüme edilen sanayiye giriş niteliğindeki kitaplar Sümerbank’ın iktisadi ve sınai kalkınmada oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. İşçi sınıfı, grevler, sendikal hareketler başta olmak üzere emeğin tüm yönleriyle incelendiği yayınlar ve ülkemizde faaliyet göstermiş fabrikaların geçmişine ilişkin kurum tarihi monografileri yine koleksiyonun dikkate değer bir bölümünü meydana getirir.

Sümerbank Umum Müdürlüğü Yayınları ve Sümerbank Dergisi
Kütüphanenin temel misyonlarından biri, Kundura Hafıza’nın odaklandığı tüm çalışma alanlarını kapsayan kaynakları bir araya getirerek kurumun araştırma ve üretim faaliyetlerine bütünleyici bir katkı sunmaktır. Bu bakımdan raflarda hafıza, kültürel miras, koruma, arşiv ve müzecilik konularına odaklanan yayınlara erişmek de mümkündür. Bu yayınlar arasında, fabrikanın ve Sümerbank’ın tarihine dair kişisel tanıklıklar ve mesleki birikimler içeren biyografik eserler de önemli bir yer tutar.Örneğin; Osmanlı döneminde askerlik hizmetini Beykoz Fabrikası’nda yapan Ali Zühtü Bey’in anılarından derlenen Sultanhisarlı Ali Zühtü Bey’in II. Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı Anıları, fabrikanın henüz sivilleşmediği ve çalışanların büyük bölümünü askerlerin oluşturduğu bir döneme dair üretim, işletmecilik ve çalışma koşulları konularında bize kıymetli bilgiler verir. Azerbaycanlı bir doktor olan Aziz Alpagut ise fabrikanın erken Cumhuriyet dönemi tanıklarından biridir. Alpagut, Azerbaycan’ın Sovyetler tarafından ilhak edilmesinin ardından yurtdışına çıkar; Frankfurt’ta dericilik eğitimi aldıktan sonra 1920’lerin ortasında kısa bir süre Beykoz’da çalışır, ancak koşulları uygun bulmadığı için görevinden ayrılır. Alpagut’un Hayatımın Hikâyeleri adlı anı kitabı ile Tatbiki Dericilik başlıklı teknik eseri bugün koleksiyonda incelenebilir. Bu bağlamda, Ali Zühtü Bey, Aziz Alpagut yahut Türkiye’nin ilk endüstri mühendislerinden Adnan Erkmenol ile Sümerbank mağazalarının mekân tasarımlarını gerçekleştiren Gözen Küçükerman gibi isimlerin anlatıları tıpkı sözlü tarih görüşmeleri gibi araştırmacılara Sümerbank ve Beykoz Kundura tarihine dair resmi kaynaklarda yer almayan bilgiler sunarak farklı bir perspektif kazandırırken büyüyen kütüphane koleksiyonunun da önemli bir bölümünü oluşturur.
Koleksiyon, Etibank ve Sümerbank gibi kurumsal arşivlerden devralınan yayınların yanı sıra kişisel bağışlarla da zenginleştirilmiştir. Bu çerçevede, sözlü tarih alanında ülkemizdeki en önemli akademisyenler biri olan Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü üyelerinden Prof. Dr. Arzu Öztürkmen’in bütün akademik üretimlerini de kapsayan sözlü tarih, halkbilim ve performans çalışmaları odaklı kişisel kütüphanesi koleksiyona kazandırılmıştır. Öztürkmen’in araştırma alanlarından biri de televizyon incelemeleri ve dizi endüstrisidir. Küresel pazarda yükselişe geçen yapımlardan muhtelif senaryo örnekleri, afişler, fuar katalogları ve süreli yayınları da bünyesinde barındıran koleksiyon, özellikle televizyon çalışmalarına kaynak teşkil etmektedir. Bu yönüyle, bir plato olarak hizmet veren ve kültür endüstrisinin üretildiği en önemli alanlardan biri olan Beykoz Kundura’nın işlevlerinden birine yönelik yayınlara yer vermesiyle de tamamlayıcı bir işleve sahiptir. Genel koleksiyondan farklı olarak merkezin arşiv katında muhafaza edilen ve kataloglama çalışmaları halen devam eden Arzu Öztürkmen Koleksiyonu kapalı raf sistemiyle araştırmacıların talebi doğrultusunda incelenebilecektir.


Fotoğraf: Yağmur Oltulu
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi arşiv ve kütüphane koleksiyonuyla geçmişi belgelemek, korumak, bugünü tartışmaya açmak ve geleceğe aktarılacak bir bilgi zemini oluşturmak gayesi taşır. Bu yönüyle merkez tarih, işletme, sosyoloji, edebiyat, mimarlık ve şehircilik gibi farklı disiplinlerden araştırmacılara açık yapısıyla canlı ve üretken bir buluşma noktası olmayı hedefler.
Kundura Hafıza olarak herkesi, araştırmaya ve hatırlamaya davet ediyoruz…
Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi, Kundura Hafıza’nın odaklandığı alanlarda çalışmalar yapan tüm araştırmacılara açıktır.
Pazartesi’den Cuma’ya 10:00-17:00 saatleri arasında hizmet veren kütüphanenin koleksiyonu kundurahafiza.org üzerinden incelenebilir.
Araştırma talebinde bulunmak için: beykozkundura.com/hafiza/arsivarastirma
[1] Kreş tanıklıkları da dâhil olmak üzere 200’ün üzerinde Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası çalışanıyla gerçekleştirilen sözlü tarih görüşmelerinden oluşan Kundura Hafıza Sözlü Tarih Koleksiyonu, hafiza.beykozkundura.com üzerinden incelenebilir.
[2] Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası kütüphane koleksiyonunun ufak bir kısmı bugün Türkiye Ayakkabı Sektörü Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı (TASEV) kütüphanesinde yer alır. Kundura Hafıza tarafından kaynakların 2026 yılında dijitalleştirilmesi planlanmaktadır.
[3] Önder Küçükerman, Geleneksel Türk Dericilik Sanayii ve Beykoz Fabrikası : Boğaziçi’nde Başlatılan Sanayi (Ankara : Sümerbank, 1988), s. 281
[4] Sıddık Özbek Sözlü Tarih Görüşmesi (27 Mayıs 2016), Kundura Hafıza Sözlü Tarih Koleksiyonu
Erdi Yüksel
Kundura Hafıza Kütüphane ve Arşiv Sorumlusu