Bateau de Léontine (Léontine’nin Gemisi) (Pathé Comica, France, 1911) filminden kimliği bilinmeyen oyuncu [Léontine]. EYE Filmmuseum/Desmet Collection izin ve katkılarıyla kullanılmıştır (sol). Texas Guinan tanıtım fotoğrafı, 1919. Guinan Aile Arşivlerinin, Stayton, OR izin ve katkılarıyla kullanılmıştır (sağ).

Proje

Cinema’s First Nasty Women (Sinemanın İlk Edepsiz Kadınları) feminist protestolar, kaba komedi (slapstick) üzerine kurulu anarşik yıkım ve imalı toplumsal cinsiyet oyunları konu alan nadir bulunan sessiz filmleri sizlere sunan 4 disklik bir DVD/Blu-ray setidir. Koleksiyon uluslararası 10 film arşivinden toplanmış, 1896 ila 1926 yılları arasında üretilmiş ve sessiz sinemadaki kaba komedi komedyenlerini ve erkek kıyafetleri giyen kadınları ön plana çıkartan 98 adet Avrupa ve Amerika yapımı sessiz film içerir. İçerikte yer alan kadınlar gerçekten de çok “edepsiz”dir” – işçi grevleri düzenlerler, ağza alınmaz tatlılar pişirirler (ve silah olarak kullanırlar), patlayan bacalardan dışarı doğru fırlarlar, polis kuvvetine elektrik verirler ve geleneksel toplumsal cinsiyet kuralları ile cinsel edep ve adabı neşeyle paramparça eden bir dizi kimliğe bürünürler. Filmler kaba komedi, sulu komedi (genteel farce), hileli film (trick film), kovboy filmi (Western) drama ve macera-gerilim türleri dahil geniş bir film türü yelpazesi oluşturmaktadır.

Kino Lorber tarafından tahmini yayınlanma tarihi 2022’dir.

Ortak Küratörler: Laura Horak, Maggie Hennefeld, Elif Rongen-Kaynakçı
Yapımcı: Bret Wood (Kino Lorber)
Muzik Süpervizörü: Dana Reason (Oregon State Üniversitesi)
Proje Koordinatörü: Kate Higginson (Carleton Üniversitesi)
Anlaşmalar Yetkilisi: Aslı Eran (Carleton Üniversitesi)
Araştırma Görevlileri ve Çevirmenler: Daniel Aufmann (Minnesota Üniversitesi), Aurore Spiers (Chicago Üniversitesi), Vanessa Cambier (Minnesota Üniversitesi)
Katılımcı Arşivler: Eye Filmmuseum (Eye Film Müzesi), Kongre Kütüphanesi, Jérome Seydoux Pathé Vakfı, Britanya Film Enstitüsü, Blackhawk Films, George Eastman Müzesi, Kanada Kütüphanesi ve Arşivleri, Norveç Ulusal Kütüphanesi, İsveç Film Enstitüsü, San Francisco Sessiz Film Festivali, Modern Sanat Müzesi
Müzisyenler ve Besteciler: Sonradan Belirlenecektir.
Proje Ortakları: Jay Weissberg (Giornate del Cinema Muto – Sessiz Sinema Günü), Kate Saccone ve Jane Gaines (Women Film Pioneers Project – Kadın Film Öncüleri Projesi), Carleton Üniversitesi (Ottawa).

“Sinemanın İlk Edepsiz Kadınları” Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırma Konseyi tarafından kısmen desteklenmektedir.

Disk Özetleri
Disk 1: Korkunç Hizmetçiler ve Anarşik Erkek Fatmalar

Mary Jane’s Mishap (Mary Jane’in Yaramazlığı) (G.A. Smith, BK, 1903) filminde Laura Bayley. BFI (Britanya Film Enstitüsü) izni ve katkılarıyla kullanılmıştır.

Kinci aşçı yamakları ve delidolu ergenler ev içini karmakarışık bir savaş alanına çevirmek için birlik olur. Ev hizmetçileri bacalardan fırlar, nişanlılar yenilir yutulmaz unlu mamulleri ataerkilliğe karşı silah olarak kullanırken, dik kafalı kız çocukları aile evlerine su basmasına neden oluyor ve evleri yakıyor. Bu disk aynı zamanda uluslararası popülerliğe sahip Fransız komedyen karakter ve 1910-1912 arası 21’den fazla film çıkartmış Pathé Comica serisinin yıldızı olan Léontine’nin unutulmuş filmlerini gün yüzüne çıkartıyor. (Bununla birlikte Léontine’nin kimliği günümüzde bile hâlâ bilinmiyor!) Disk ayrıca Lea Giunchi, Bertha Regustus, Laura BayleyFlorence Lawrence, Berthe Dagmar, Gilbert Saroni, ve Lili Zeidner tarafından gerçekleştirilen anarşik, şamatalı ve matrak performanslar sunuyor.

Disk 2: Yıkım Kraliçeleri

La Fureur de Madame Plumette (Madame Plumette’in Öfkesi) (Eclipse, Fransa, 1912) filminden kimliği bilinmeyen bir oyuncu. EYE Filmmuseum /Desmet Collection (EYE Film Müzesi/Desmet Kolleksiyonu) izni ve katkılarıyla kullanılmıştır.

Yıkım Kraliçeleri kendi anarşik ergen öncüllerinden çok da farklı değildir. Evi yıkarlar, eşlerine zulmederler ve sokaklarda feminist bir isyan başlatırlar. Bu disk Fransız üç kadın komedyen karakter sunar, Cunégonde (Little Chrysia) ile Rosalie ve Pétronille (her ikisi de Sarah Duhamel tarafından canlandırılmıştır). Cunégonde olarak görünen aktrisin kimliği yakın zaman önce Elif Rongen-Kaynakçı tarafından Cunégonde’nin Arabella ve Zoé isimli yan serisinde (spin-off) de başrol oynamış gezgin bir sahne sanatçısı ve marifetli bir film komedyeni olan Little Chrysia olarak belirlenmiştir. Duhamel’in filmleri, Rosalie Has Sleeping Sickness (Rosalie’nin Uyku Hastalığı Var)Rosalie and Her Phonograph (Rosalie ve Gramafonu), ve Pétronille Wins the Big Race (Büyük Yarışın Galibi Pétronille) filmleri örneklerinde görülebileceği gibi benzer şekilde sosyal protestonun şamatasını ve anarşik fiziksel yıkımı kucaklar. Duhamel’in vücudu bir doğal afettir ve onun film dünyasında kesinlikle her şey mümkündür. Bu diskin aynı zamanda Florence Turner, Alma Taylor, Chrissie White, ve Yerli ırka mensup aktris Minnie Devereau’nun haşarı tuhaflıklarını en üst seviyede göz önüne getiren “Tyranny at Home” (“Evde Tiranlık”) eseri üzerine düzenlenmiş bir kısmı da bulunmaktadır.

Disk 3: Cinsiyet İsyankarları

A Range Romance (Bir Çiftlik Romansı) (Bison, ABD, 1911). Kongre Kütüphanesi’nin izni ve katkılarıyla kullanılmıştır.

Cinsiyet İsyankarları Amerikan yapımı sessiz filmlerde erkek kıyafeti giyen ajan kızlardan vahşi Batı’nın ve buz kesici Kuzey’in cinsiyet temalı şamatasına kadar sosyal cinsiyetin çok gözenekli yapısını keşfeder. Bu disk yazar/yönetmen/aktör Gene Gauntier’in ajan kız serisinin geride kalan filmleri ile Edna “Billy” Foster’in, atanmış genç kadın oyuncunun neredeyse tamamen erkek rollerini oynadığı Biograph (Biyograf) filmindeki en iyi performansını içerir. Batı sınırında genç kadınlar erkek çocuğu kılığına girerek zengin olmak için macera peşine düşerler; diğer filmler ise Batı’nın silah kuşanmış delidolu dişiliğini gösterir. Bu disk aynı zamanda oyuncu-yapımcı Texas Guinan, Yerli ırka mensup yıldız Lillian St. Cyr (Winnebago), lezbiyen komedyen Fay Tincher, ve Japon asıllı Amerikalı sansasyon Tsuru Aoki’nin performanslarını içerir.

Disk 4: Dişi Hilebazlar

Katherine Grant’in başrolünü oynadığı What’s the World Coming To? (Dünya Ne Hale Geldi?) (Hal Roach, ABD, 1926).

Bu disk kentsel ve modern mekânlarda oğlansı ve yaygaracı genç kadınların karşılarına çıkan tehlikeleri ve hazları gösterir. Karşı cinsin kıyafetlerini giymek, kaza eseri aynı cinsin cezbedilmesine yönelik sayısız fırsatlar sağlarken, kadınlar 20. Yüzyılın başlarındaki bir metropolünün acımasız sokaklarına göğüs germek için çözümü erkek kıyafetlerinde ararlar. Phil-for-Short (Kısaca Phil) filminde, Evelyn Greeley gündüzleri Latince profesörü geceleri ise Lezbiyen bir dansçı olarak karşınıza çıkarken, tiyatro yıldızı Mabel Taliaferro sınırda geçen BDSM fantezisi Snowbird (Kar Kuşu) filminde babasının arazisini “kadın düşmanı” Fransız bir tuzak avcısının elinden kurtarmak için erkek kılığına giren dik başlı bir sosyete kızını canlandırır. Son film seti ise 100 yıl gelecekte geçen ve “erkeklerin kadın gibi” ve “kadınların da erkek gibi” oldukları allak bullak bir komediden, She’s A Prince (Kız Prens) filmindeki kızlar birliğine giriş töreni ile serbest kalan kafa karıştırıcı ritüellere, kılık değiştirmelere ve kimlik yanılsamalarına kadar cinsiyet ve cinsellik konularında bu zamanda gözler önüne serilen hızlı değişimlerle oynar. Aynı zamanda Renée Sylvaire, Dorothy Bernard, Louise Glaum, ve Alice Ardell’in gürültülü ve neşeli performanslarını da içerir.

Önümüzdeki Etkinlikler

“Nasty Women 3,” (Edepsiz Kadınlar 3) Giornate del Cinema Muto  (Sessiz Sinema Günü) (Pordenone, İtalya), 2-9 Ekim 2021.

Geçmiş Etkinlikler

Girls Will Be Boys,” (Kızlar Erkek Olacak) Giornate del Cinema (Pordenone, İtalya), Ekim 2015.

Nasty Women,” (Edepsiz Kadınlar) Giornate del Cinema Muto  (Pordenone, İtalya), Ekim 2017.

Nasty Women 2,” (Edepsiz Kadınlar 2) Giornate del Cinema Muto (Pordenone, İtalya), Ekim 2019.

Nasty Women,” (Edepsiz Kadınlar) Day of Silent Cinema (Sessiz Sinema Günü) (Indiana Ünivesitesi Sineması), Ekim 2019.

Feminist Laughter,” (Feminist Kahkaha) Festival Internacional de Cine Silente México (Meksika Uluslararası Sessiz Film Festivali) (Puebla, Meksika), Kasım 2019.

İlgili Burslar

İlgili burslar ve daha fazla kaynak için bkz.  Nasty Women Bibliography! (Edepsiz Kadınlar Kaynak Dizini)

Resim Galerisi


Cunégonde Femme du Monde (Dünya Kadını Cunégonde) (Lux, Fransa, 1912) filminde Little Chrysia. EYE Filmmuseum/Desmet Collection izni ve katkılarıyla kullanılmıştır.

Cunégonde Jalouse (Kıskanç Cunégonde) (Lux, Fransa, 1912) filminde Little Chrysia. EYE Filmmuseum/Desmet Collection izni ve katkılarıyla kullanılmıştır.

Sinemanın İlk Edepsiz Kadınlar”ı 8-28 Mart’ta Kundura Sinema’da. İzlemek için takipte kalınız www.beykozkundura.com


Bu yazı wfpp.columbia.edu sitesinden alınmıştır.

Kundura Sahne’nin Avrupa’nın önde gelen sanat kolektiflerinden Rimini Protokoll ortaklığında düzenlediği ve seyirciden büyük ilgi görerek biletleri tükenen, Londra’dan Taipei’ye, New York’tan Buenos Aires’e, 50’den fazla şehirde sahnelenen “Remote X”in İstanbul uyarlaması olan performansı Remote İstanbul katılımcılara eşsiz bir deneyim yarattı.

İpek adlı bir yapay zekanın arkadaşlığı ve rehberliğinde katılımcıları Kadıköy sokaklarında şaşırtıcı bir tura çıkaran oyun, yapay zeka eşliğinde bireysel karar ve davranışlarımızı gözlemlemeye teşvik ederken; koşturmaca içinde kaçırdığımız ayrıntılara işaret ederek şehir ve hayat ile bağımıza yeni gözlerle bakmaya çağırırken “şehirde farklı karşılaşmalar” yaratıyor.

Bahar ÇUHADAR’ın Remote İstanbul deneyim yazısı şimdi blog’umuzda!


Londra’dan Abu Dabi’ye 50 şehre uyarlanan ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’, katılımcılarına iki saatlik bir yürüyüş boyunca şehirle başka türlü bir temas kurma olanağı sunuyor. Kulaklıktan gelen yapay sesin yönlendirmesiyle Koşuyolu’ndan Bahariye’ye alışık olmadığınız türde bir zihinsel, fiziksel ve duygusal egzersize davetlisiniz. Oyuna giderken spor ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın.

İyi bildiğiniz bir şehrin sokaklarında daha önce muhtemelen yapmadığınız türde bir yürüyüşe var mısınız? Bu yürüyüş, belirlenmiş bir rotada, belli duraklarda, sizin için önceden kurgulanmış bir deneyim içeriyor ama vereceğiniz tepkiler, anlık tanıklıklar ve ‘oyun’a ne kadar dahil olacağınız size kalmış. Şehirle nasıl bir duygusal/fiziksel iletişime geçeceğiniz de… Dolayısıyla her bir katılımcıyı bekleyen şey, biricik bir deneyim.

Alman belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’ün Londra’dan Abu Dabi’ye toplamda 50 şehre uyarladığı ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’ katılımcıları bu tür bir deneyime davet ediyor. Koşuyolu’nda bir mahalle parkındaki buluşmayla başlayan proje, dağıtılan kulaklıklardaki ‘yapay’ ses eşliğinde şehirde iki saat boyunca yürümeli, durmalı, metroyla yol almalı, koşmalı, rampa çıkmalı, dans etmeli, dinlemeli, yakınlara ve uzaklara bakmalı bir tür grup performansı yaşatıyor.
Sizi şehrin sabit ve/veya hareketli dokusuyla, günlük rutininizde yapmadığınız şekillerde temas ettirerek bedeninizdeki ve zihninizdeki şehir ezberini bozmaya niyetlenen bir iş.
Şehirle, belki çok iyi bildiğiniz sokaklarla, binalarla, diğer şehir sakinleriyle başka türlü karşılaşmalar vaat eden bir çağrı.
Stefan Kaegi’nin tasarlayıp yönettiği ‘Remote X’in, daha önce de duyurduğum ve bir süredir katılmayı planladığım Kundura Sahne işbirliğiyle hazırlanan İstanbul uyarlamasında Jörg Karrenbauer’in imzası var. Kulağımdaki sesin yönlendirmesiyle şehirde süren planlı ama doğası gereği sürprizlere açık tur boyunca iki şeye odaklandım: Kulağımdaki ses (oyun için yazılmış metin) bana ne anlatmaya çalışıyor? Şu anda şehrin ‘uzuvları’yla (özellikle metro yolculuğuyla birlikte, yaşadığım mahalleye doğru ilerlediğimizi fark edince) ne tür bir farklı iletişim yaşıyorum?

Katılımcıyı mekânda dolaştıran bu tür projeler; fiziksel deneyimle anlatıyı birbirine dokumakta eksik kaldığında, oyunun etkisi ‘Ne kadar ilginç bir şey yaşadık’tan öteye gidemeyebiliyor. Yapay zekânın hayatımıza yerleşmesi ve şehirle kurduğumuz ilişkiye odaklanmaya niyetlenen ‘Remote İstanbul’ da katılımcısına kesinlikle ‘ilginç anlar’ yaşatıyor ama esas meselesinin ne olduğunu anlatmakta da zorlanıyor.
Ben bir noktadan sonra kulaklığımdan bana ulaşan yapay zekânın kafasının karışık olduğunu düşünürken buldum kendimi. O noktadan sonra da sesin anlattıklarını dinlemeye devam etsem de dikkatimi şehirle kurduğum temas konusunda bana açtığı yola verdim.

Yönlendirmelerin sağladığı farklı deneyime odaklanarak yürümeye devam ettim. Çünkü konuşan sesin beni tam olarak neye kafa yormaya davet ettiğini çözemedim. Misal; yapay zekâ ve yaşamlarımız üzerine düşünerek yürüyorsak halihazırda şehirde yapay zekâ tarafından nasıl yönlendirildiğimize yoğunlaşarak atabilirdik adımlarımızı. Duyduğumuz metin de bizi asıl olarak buradan ‘kaşıyabilirdi’.
Oysa kulağımızdaki, katılımcıyı neye dair ve nasıl ‘kışkırtmaya’ çalıştığı konusunda kararsız bir metindi. Ses net olmayınca, tercihim; ‘talimatlara’ uyarken benim şehre (ve insanlara), insanların da bana nasıl tepki verdiğini hissetmeye odaklanmak oldu.

Bilhassa metro istasyonundaki ‘talimat’ esnasında oyun beni güçlü bir hisse ulaştırmayı başardı. Sesin bahsettiği insan profili ve hareketlerle birkaç kez, tesadüfi olarak karşılaşmak ‘oyun’ duygusunu daha canlı bir yere taşıdı. (Ses, yaşam döngüsünden ve aile kurmaktan bahsettiği anda, ‘sahneye’ özellikle yerleştirilmişçesine bir anne-baba-çocuğun el ele önümden geçmesi gibi…)
Seyirciyi bir rotanın/mekânın içinde rehberli yürüyüşe davet eden bir oyunu deneyimlemek için ‘Remote İstanbul’ isabetli bir seçenek. Rutinde, içinde sıkışıp kaldığımız şehirle, daha önce hiç denemediğimiz türde bir ilişki kurmak, dahası tiyatronun geniş olanaklarını deneyimlemek kıymetli. Öte yandan oyunun yapay zekâsının düşünce akışını biraz derleyip toparlamaya ihtiyacı olduğu da kesin…

*Bu röportaj Hürriyet.com’da yayınlanmıştır.

 

Yazar: Bahar ÇUHADAR 

Bir Yaz Gecesi Festivali kapsamında Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşacak sessiz film klasiği “People on Sunday / Pazar Günü İnsanları”, belgesel ile kurmaca sinemayı, anonim ile kişisel olanı yan yana getiren benzersiz bir deneme. Berlin’de sıradan bir Pazar günü, sıradan insanların hayatı nasıl kutladıklarının hikâyesini anlatan film; bize 1929’daki yaşam hakkında pek çok şey anlatmakla kalmıyor, Büyük Buhran ve Hitler Almanyası’ndan çok kısa süre önceki kayıp Berlin’i görme fırsatı da veriyor.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Orijinal adı “Menschen am Sonntag” olan “People on Sunday / Pazar Günü İnsanları”, star sisteminden, dramadan ve ticari sinemanın gerektirdiklerinden vazgeçen ilk filmlerden biriydi.

1930 Almanya yapımı film, Berlin’de yaşayan ve hepsi Nazi iktidarından kaçarak Hollywood’un önemli aktörlerine dönüşecek bir grup gencin ilk projesiydi. Yönetmen koltuğundaki ikiliden Robert Siodmak, Alman Ekspresyonizminden kaptığı teknikleri Amerikan sinemasına, özellikle de kara film türüyle başarılı bir şekilde harmanladı ve “Son of Dracula” (1943), “Phantom Lady” (1944), “The Suspect” (1944), “The Killers” (1946) gibi klasiklerle dönemin A-sınıf yönetmenlerinden birine dönüştü. İkinci yönetmen Edgar G. Ulmer ise, “The Black Cat” (1934), “The Naked Dawn” (1955), “Isle of Forgotten Sins” (1943) gibi bugün kült sayılan birçok B-filmini çekecekti.

Orijinal hikâye, yönetmen Robert Siodmak’ın kardeşi Curt Siodmak’ın yaptığı bir röportaja dayanıyor. Abisinden farklı olarak, korku türüne yönelen Siodmak, “The Invisible Man Returns” (1940), “The Wolf Man The Wolf Man Writer” (1941), “I Walked with a Zombie” (1943), “13 Demon Street Writer” (1959) gibi bugün yeniden çevrimlerini izlediğimiz birçok korku klasiğinin yaratıcısı olacaktı.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Senaryoyu yazan kişi ise, Amerika’ya kaçıp adını Billy olarak değiştirecek Billie Wilder’dı. “Sunset Blvd.” (1950), “Sabrina” (1954), “Some Like It Hot” (1959), “The Apartment” (1960) gibi sayısız klasiğe imza atacak Wilder, filmleriyle 21 kez Oscar’a aday gösterilecek ve biri Onursal Ödül olmak üzere 7 kez heykelciğin sahibi olacaktı.

Enfes görüntülerinde imzası bulunan Eugen Schüfftan, “Metropolis”in (1927) de aralarında olduğu birçok öncü filmin özel efektlerinde çalışmıştı. Bugün Schüfftan Süreci olarak da bilinen optik özel efektin yaratıcısı da olan Schüfftan, önce Fransa’ya kaçacak, ardından ABD’ye yerleşerek 1962’de “The Hustler”daki çalışmasıyla siyah-beyaz görüntü yönetimi dalında Oscar kazanacaktı.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Kamera asistanlığını yapan Fred Zinnemann, “From Here to Eternity” (1953), “The Sundowners” (1960), “A Man for All Seasons” (1966) ve “Julia” (1977) filmleriyle En İyi Yönetmen dalında dört Oscar alacak ve sayısız klasiğe imza atacaktı.

Filmin yapımcılarından Moriz Seeler, Holokost’ta öldürülürken, kaçmayı başaran Seymour Nebenzal, Amerika’da 60’ların başına dek yapımcılığa devam edecekti.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Filmin çekimleri 1929’un Haziran ayında başladı ve Aralık’ın sonuna dek sürdü. Haftanın altı günü başka işlerde çalışan bu altı genç, Pazar günleri bir araya geldiler ve filmi yaklaşık 9 bin Mark’lık düşük bir bütçeyle tamamladılar.

Film sansürden geçmeyi başardı ve ilk olarak Şubat 1930’da gösterildi. Tüm ekip kimsenin beğenmeyeceğinden korkarken, film beklenenin üstünde beğeni ve övgü aldı. Walter Ruttmann’ın “Berlin: Symphony of a Great City / Berlin: Büyük Bir Şehrin Senfonisi” (1927) ve Dziga Vertov‘un “Chelovek s kino-apparatom / Kameralı Adam” (1929) filmleriyle karşılaştırıldı ve yıllar içinde külte dönüştü.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Senaryo yazılırken kimse işbölümünün tam olarak ne olduğundan pek emin değildi. Efsanevileşen birçok filmde olduğu gibi, kimin ne yaptığına dair herkesin farklı bir açıklaması var. Billy Wilder, senaryonun 7 sayfadan ibaret olduğunu söylerken, bir başkası da 30 sayfalık bir senaryo olduğunu iddia etti. Oyuncular ise hiçbir şekilde senaryo olmadığını ve filmde yaptıkları her şeyin doğalında ya da doğaçlama olduğunu anlattılar.

Pazar Günü İnsanları”, günümüz sinemasında sıklıkla kullanılan “oyuncu olmayan oyunculu filmler”in atalarından oldu. Tüm oyuncuların ilk film deneyimiydi ve kendilerini oynadılar: Bir taksi şoförü, bir manken, bir film figürü, bir tezgâhtar ve bir şarap satıcısı. İçlerinden biri hariç devam etmeyi düşünmedi bile ve hayatlarına devam ettiler.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Filmin orijinal ve tam kopyası ne yazık ki kayıp. Bir Yaz Gecesi Festivali’nde de izleyeceğiniz versiyon için, Hollanda Film Müzesi’nin arşivindeki bir kopyadan yola çıkıldı. İsveç Film Müzesi Cinémathéque Suisse, Belçika film arşivi Cinémathéque Royale de Belgique ile Milano’da bulunan Fondazione Cineteca Italiana’daki kopyalar da kullanılarak eksik sahneler eklendi ve bu hali 2005 yılında tamamlandı. Orijinal kopya 2.014m iken, şu anki kopya 1.839m uzunluğunda.

Berlinlilerin görsel olarak ezberlediği ve özdeşleştiği film, Weimar Almanyası ve Berlin’inde hayatın nasıl olduğunu merak edenlerin aklına ilk gelen filmlerden oldu. Netflix’te yayınlanan Alman mini dizisi Babylon Berlin”e hazırlanan oyunculara “People on Sunday”in özellikle izletildiğini meraklısına not düşelim.

Menschen am Sonntag / People on Sunday

Bir eleştirmenin de dediği gibi “Bu film bize muhteşem bir hafta sonu yaşatıyor ve zor zamanlarda anı yaşayıp, olduğunuz şey için neşe duymanız konusunda bir uyarı veriyor.”

Múm’un “Menschen am Sonntag / People on Sunday” gösterisinden

Pazar Günü İnsanları”, 5 Ağustos Cuma akşamı Bir Yaz Gecesi Festivali kapsamında İzlandalı elektronik ve deneysel pop grubu Múm’un müzikleri ve canlı performansı eşliğinde Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşuyor.

Bir Yaz Gecesi Festivali’nde 7 Ağustos akşamı 1922 yapımı sessiz film klasiği “Salome”ye yapacakları canlı performanslarını heyecanla beklediğimiz BaBa ZuLa, A’dan Z’ye konuğumuz oldu.

Murat Ertel @Bir Yaz Gecesi Festivali, 2021

Murat Ertel

ADALET Cimcoz
BABA Mengü Ertel
CESARET Abdülcanbaz
DELİLİK Van Gogh
EMANET 1960’lardaki İngiliz Blues patlaması
FASO FİSO Soprano Sax
GERİLİM Mutfak kazaları
HEYECAN Konser
ISPANAK Pırasa
İSTANBUL Çocukları
JETON Telephone diye Fransız bir grup vardı, bende plakları da var
KELAM Galiba hamileyim
LAMBA‘ya püf de
MERAK Curiosity Killed the Cat /band
NİYET Özgür ruh
OLMAK Aşıkların sözü kalır
ÖMÜR Göksel
PERŞEMBE Thor’s Day
RENK Kızıl Gözlüm
SESSİZLİK Uzay müziği
ŞİFA Müzik
TABUTTA RÖVAŞATA Film müziği
UMUT İsan çok iyi bir ses teknisyenidir özledim
ÜNLEM Nokta, ‘Kökler’ albümü açış parçası
VEDA Efkarlı yaprak
YEŞİL Yavaş Orman ve Hızlı Orman
ZULA BaBa

Levent Akman @Bir Yaz Gecesi Festivali, 2021

Levent Akman

ADALET Mülkün temeli
BABA Hep özlenen
CESARET Bugünler de olmayan
DELİLİK İyidir
EMANET Hıyanet etmemeli
FASO FİSO Zaman kaybı
GERİLİM Çok gerek yok
HEYECAN İyidir
ISPANAK Temel Reis
İSTANBUL Güzel ama zor
JETON Eskinin hayat kurtarıcısı
KELAM Arapça bir kelime galiba
LAMBA Püf de
MERAK Önemli
NİYET İyisi cehennemin taşları
OLMAK Ya da olmamak
ÖMÜR Ayranı vardı
PERŞEMBE Gelişi Çarşambadan belli
RENK Ne yazık ki çok azının farkındayız
SESSİZLİK Şehir de zor bulunan
ŞİFA Kam
TABUTTA RÖVAŞATA İlk göz ağrısı
UMUT Fakirin ekmeği
ÜNLEM Pek kullanılmayan
VEDA Hüzün
YEŞİL Huzur
ZULA BaBa

KİMDİR? Türkiye’de belli bir tür içine dahil edemeyeceğimiz ender gruplardan; 1996 yılında Dervis Zaim’in Tabutta Rövaşata adlı filmine müzik yapmak üzere kurulan grup 2013’ e geldiğimizde Amerika’dan Japonya’ya, Kanada’dan Brezilya’ya ve Avrupa’nın birçok ülkesine giderek ülkemizin müzik elçisi olacağından habersizdi elbet. Geleneksel halk müziğinden besleniyorlar ve müzikal köklerimizden aldıklarını çağdaş müzikle birleştiriyorlar. Bunu yaparken kolaya kaçmıyorlar, bu yüzden yaptıkları özgün oluyor, taklit edilemiyor. Bir yanda funk, diğer yanda elektronik var ama hepsinin beslendiği nokta memleket topraklarında yapılan müzik, ortaya çıkan ise Türkçe saykedelik. Şimdiye kadar sayısız film müziğine imza atan ve Mad Professor, Bugge Wesseltoft ve CAN’dan Jaki Liebezeit gibi dünyaca ünlü sanatçılarla iş birliği yapan grup, 1960’ların saykedelik müziği ve Anadolu rock tınılarına dub ve elektronik yaklaşımlar ekleyerek deneysel ve çağdaş bir çizgi getiriyor. 20.yıllarını ‘’XX’’ albü2mü ie taçlandıran BaBa ZuLa ardından 2019 yılında “Derin Derin” albümünü GlitterBeat etiketiyle yayınladı. Son olarak Türk saykedelik müziğin öncülerinden BaBa ZuLa, 25’inci yılında 11’inci LP’si Hayvan Gibi’yi yayımladı. Grubun ilk canlı stüdyo kaydı olan Hayvan Gibi, Artone Stüdyoları’nda direct-to-disc(doğrudan plağa kayıt) yöntemiyle kaydetti. Night Dreamer Records&Gülbaba Records etiketiyle yayımlanan albüm, Night Dreamer’ın D2D serisinin 5’inci albümü olmakla beraber Gülbaba Records etietiyle çıkan ilk albüm olma özelliği taşıyor. Albümleri bir kenara sahne performansları da takdire şayan. Dans ve teatrel ögelerle müziklerini ve düşüncelerini görsel olarak da desteklerken seyirciyle tek vücut oluyor ve adeta şamanik bir ayin sunuyorlar. Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: BaBa ZuLa konseri izlememiş bir insan çok şey kaybeder!

7 Ağustos Pazar akşamı BaBa ZuLa’nın canlı performansı eşliğinde Bir Yaz Gecesi Festivali’nde gösterilecek “Salome” için biletler burada. Grubun 1917 yapımı “Enis Aldjelis”ten parçalarla hazırladıkları, şarkının kendisi kadar güzel video klipleri “Bir Sana Bir de Bana”yı da bu vesileyle hatırlayalım.

Tüm zamanların en büyük komedyenlerinden olan ve bu yıl Bir Yaz Gecesi Festivali’nde üç unutulmaz filmiyle selamlamaya hazırlandığımız Peter Sellers’ın hayatı, filmleri kadar komik ve ‘pembe’ değildi ne yazık ki.

Peter Sellers ve Gonzo “The Muppet Show”da, 1976
Peter Sellers ve Gonzo “The Muppet Show”da, 1976

Peter Sellers, 1925’te Portsmouth’un bir banliyösü olan Southsea’de piyanist bir baba ve oyuncu bir annenin ikinci çocukları olarak dünyaya geldi. Asıl adı Richard Henry idi ama ailesi ona hep, bebek yaşta kaybettikleri bir önceki çocuklarına koydukları Peter ismiyle seslendiler ve yaşamı boyunca da bu isimle anıldı.

Babası Protestan, annesi Yahudi olan Sellers, Katolik okulu St. Aloysius College’da okudu ve burada bir yahudi olduğunu ve inanç konusunda bir muammaya sahip olmayan birisi olduğunu keşfetti.

15 yaşında hademe olarak bir tiyatroda çalışmaya başladı. Sonunda ışık operatörlüğüne yükseldiği tiyatroda oyunculuk da yapmaya ve şarkı söylemeye başladı. Joe Daniels and His Hot Shots adlı müzik grubunda baterist oldu. II. Dünya Savaşı sırasında gönüllü asker oldu ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde havacı olarak Hindistan ve Myanmar’a gitti. 1945’te savaşın sona ermesi ile geri döndüğü İngiltere’de iş peşinde koştu ve müzikhollerde stand-up gösterilerine başladı.

Kısa filmlerin ardından 1951’de ilk uzun filmi olan siyah beyaz komedi “Penny Points to Paradise”de oynadı. Aynı yıl, Spike Milligan, Harry Secombe ve Michael Bentine ile efsanevi bir ekibe dönüştükleri çığır açan BBC radyo komedisi “The Goon Show”a başladı. Monty Python’dan Bay Bean’e, çok sonraki İngiliz komedilerini derinden etkileyecek bu efsanevi programı 1960 yılına dek sürdürdü.

Asıl büyük çıkışını John Boulting’in BAFTA Ödüllü komedisi “I’m All Right Jack”te (1959) canlandırdığı dogmatik sendika adamı Fred Kite rolüyle yaptı. Üstün komedi yeteneği onu 60’larda birçok filmin başrolüne taşıdı.

1962’de, Stanley Kubrick’in Nobakov uyarlaması Lolitada (1962), zihinsel olarak dengesiz ve birden fazla kişiliğe sahip Clare Quilty rolüyle dramadaki becerisini de kanıtladı. Bu şaşırtıcı performans onu, Kubrick’in bir sonraki filmi “Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb”a taşıdı ve ona ilk Oscar adaylığını getirdi. Böylece Sellers, Akademi Ödülleri tarihinde aynı filmde birden fazla karakteri canlandırıp tek bir dalda aday gösterilen ilk aktör oldu.

Peter Sellers ve Blake Edwards “The Pink Panther”in setinde (1963). © Mirisch G-E Productions and United Artists Corporation

Kariyerinde en çok kavga ettiği ve bir o kadar sıklıkla çalıştığı yönetmen Blake Edwards ile birlikte 1963’te “The Pink Panter / Pembe Panter”i çektiler ve sinema tarihinin en eğlenceli serilerinden birini başlattılar. Aslında bir yan karakter olarak tasarlanan sakar ve iyi niyetli Fransız Müfettiş Jacques Clouseau rolü öyle çok sevildi ki, seri bu karakter ve onun ismiyle anılır oldu. Tüm dünyada yankı bulan filmin ikincisi gecikmeden bir yıl sonra geldi. A Shot in the Dark / Karanlıkta Bir Çığlık” (1964), Clouseau ve Sellers’ı başrole taşırken, film de serinin en sevilenine dönüştü.

1960’larda Beatles, James Bond filmleri ile İngiliz olan her şeyin popüler olduğu bir dünyada, komedi için gözler Sellers’a bakıyordu. 1964’te kariyerinin zirvesindeyken, aldığı uyuşturucular onu neredeyse ölümcül bir kalp krizine sürükledi. Kendine geldiğinde, “Cennet”i gördüğünü ve ona henüz ölme zamanının gelmediğini söyleyen bir melekle tanıştığını söyledi.

Bu ilk kriz geldiğinde Billy Wilder’ın “Kiss Me, Stupid” (1964) filminde çalışıyordu. Wilder daha sonra pişman olacağı bir hamleyle, projeyi durdurmak yerine Sellers’ın yerine Ray Walston’ı getirdi. Aktör kısa bir süre sonra tamamen iyileşti ve tekrar setlere döndü.

Peter Sellers ve Ursula Andress “Casino Royale” filminde (1967) © Columbia Pictures Corporation

1965’te oynadığı “What’s New Pussycat” büyük başarı getirse de, Sellers ile birlikte çalışmak gittikçe zorlaşıyordu. 1968’de Bud Yorkin’in yöneteceği “Inspector Clouseau”da (1968) oynamayı reddetti ve onun yerine Alan Arkin ile devam edilmesine de çok kızdı. Yapım şirketi ile süren anlaşmazlıklar da arttı; öyle ki Evelyn Tremble rolünü canlandırdığı Bond filmi Casino Royale (1967) gişe rekoru kırmasına rağmen yarattığı maliyetin suçu Sellers’a yüklendi.

‘Bir daha asla çalışmam’ diyerek kavgalı bir şekilde ayrıldığı Blake Edwards ile 1968’de, ‘Pembe Panter’siz ilk ve tek filmleri olan “The Party” için yeniden bir araya geldiler. Neredeyse tamamı doğaçlama çekilen bu benzersiz komedi, Sellers’ın yeteneğinin ne kadar sınırsız olduğunu tüm dünyaya kanıtladı.

Herbert Lom ve Peter Sellers “The Pink Panther Strikes Again” filminde (1976). © Amjo Productions/United Artists

1970 yılına gelindiğinde kariyeri ciddi bir şekilde düşüşe geçen Sellers, önemsiz komedilerde oynamaya ve televizyonda daha sık görünmeye başladı. Yardımına ise Müfettiş Clouseau koştu ve yine Blake Edwards ile çektiği “The Return of the Pink Panther / Pembe Panter’in Dönüşü” (1975), “Jaws”ın hit olduğu bir yılda büyük gişe kazandırdı. 11 yıl sonra gelen bu devam filmi, hem Blake Edwards – Peter Sellers – Henry Mancini ortaklığının hem de Pembe Panter çizgi kahramanı ve Pembe Panter elmasının dönüşü oldu. Ardından, Pembe Panter filmleri içinde en fantastik olanı “The Pink Panther Strikes Again” (1976) ve “Revenge of the Pink Panther / Pembe Panter’in İntikamı” (1978) geldi.

Özellikle 1970’lerin ortalarında, fiziksel ve zihinsel sağlığı, devam eden alkol ve uyuşturucu sorunlarıyla gittikçe bozuldu. Setteki davranışları daha kontrolsüz ve zorlayıcı hale gelen aktör, yönetmenler ve diğer oyuncularla sık sık çatışmaya başladı. Kalp ilaçlarını almayı bıraktığı için 1964’te geçirdiği krizden hiçbir zaman tam olarak kurtulamadı. Mart 1977’de bir başka büyük krizi zor atlattı ve kalp atışlarını düzenlemek için yerleştirilen kalp pili onda daha fazla zihinsel ve fiziksel rahatsızlık yarattı. Ancak, çalışma programını yavaşlatmayı veya ömrünü birkaç yıl uzatabilecek kalp ameliyatına girmeyi hep reddetti.

Peter Sellers ve Britt Ekland, Los Angeles © Allan Grant/The LIFE Images Collection / Getty Images

Özel hayatında da zor, otoriter ve kıskanç bir adamdı, dört kez evlendi ve bir söyleşisinde kendisi hakkında şöyle dedi: “Kendimle yaşamanın bir yolunu bulamazsam, bir başkasının benimle yaşamasını beklememeliyim.” İkinci evliliğini yaptığı oyuncu Britt Ekland, BBC Arts belgeseli “Peter Sellers: A State of Comic Ecstasy”de sorunlu evliliklerinden söz ederken, Sellers’ın son derece kontrolcü ve zihinsel olarak dengesiz olduğunu söyledi: “Açıkçası bipolardan muzdaripti ya da ciddi şekilde bipolardı. Daha fazla yardım alması gereken çok acı çeken bir ruhtu. Aksine yardım alabilmek için çok acizdi, çünkü çok değerli bir kazanımdı”

1977 yılında konuk olduğu “The Muppet Show”da, hangi kılığa gireceğine karar veremeyen Sellers’a Kermit, “Stres yapmana gerek yok, perde arkasındayız; burada kendin olabilirsin” dediğinde aktörün yanıtı “Ben asla kendim olamadım Kermit” oldu.

“Being There”, 1979

En büyük hayali olan projeyi 1979’da hayata geçirdi ve büyük hayranı olduğu Jerzy Kosinski romanından uyarlanan “Being There / Bir Yerde”de oynadı. Hal Ashby’nin yönettiği ve yapım süreci yedi yılı bulan film, Sellers’a ikinci Oscar adaylığını kazandırdı.

1980’de “Romance of the Pink Panther”de oynamaya hazırlanırken, bir yandan da “The Goon Show”u yeniden hayata geçirme planları yapıyordu. Ancak, 22 Temmuz günü otel odasında geçirdiği büyük bir kalp krizi sonucu hastaneye kaldırıldı ve 30 saatten fazla komada kaldı. Doktorlarından biri, Sellers’ın hastaneye yatırıldıktan sonra bilincini asla geri kazanmadığını ve bir kalp durması yaşamasa da, son iki saatinde kalp atışlarının kelimenin tam anlamıyla “kaybolduğunu” söyledi. 24 Temmuz 1980 tarihinde gece yarısından hemen sonra hastanedeki yatağında 54 yaşında öldü.

Sellers’ın ölümünden sonra Blake Edwards’ın Pembe Panter’i yeniden canlandırma girişimleri, 1980’lerde iki film ile sonuçlandı. Edwards’ın “Tek ve biricik Müfettiş Clouseau, Peter Sellers’a…” yazısıyla ona adadığı “Trail of the Pink Panther / Pembe Panter’in Peşinde” (1982), bir önceki Pembe Panter filminde kullanılmamış sahnelerle tamamlandı. Edwards’ın Sellers’sız ‘Pembe Panter’ oldurmaya çalışmaları, “Curse of the Pink Panther / Pembe Panter’in Laneti (1983) ve “Son of the Pink Panther” (1993) gibi hüsran filmlerle devam etti.

1996 yılında Park Lane Films şirketinin kapısının önündeki çöp konteynırında, Peter Sellers’ın başrolde olduğu “Dearth of a Salesman” ve Insomnia is Good For Youadlı iki kayıp kısa film bulundu. 1957 yapımı 30’ar dakikalık bu kısa komedi filmler ilk kez  2013’te Southend Film Festivali’nde gösterildi.

Tartışmalı hayatı “The Unknown Peter Sellers” (2000), “Blake Edwards and Peter Sellers” (2001), “There Used to Be a Me” (2021) ve “The Ghost of Peter Sellers / Peter Sellers’ın Hayaleti” (2018) gibi belgesel filmlere konu oldu. “Peter Sellers’ın Hayaleti”, 1974’te gösterime girip ağır eleştiriler almış korsan filmi “Ghost in the Noonday Sun”ın çekim sürecinde yaşananları anlatıyordu. Yıllar sonra filmin yönetmeni Peter Medakın ellerinde belgesele dönüşen bu ‘macera’, Sellers’ın önce yapımcıları kovduğu, ardından arkadaşı da olan Peter Medak’a sırtını dönerek filmi nasıl sabote etmeye çalıştığı anlatılıyordu.

The Life and Death of Peter Sellers, 2004

2004’te de televizyon için çekilen “The Life and Death of Peter Sellers / Peter Sellers’ın Yaşamı ve Ölümü” adlı filmde aktörü Geoffrey Rush canlandırdı. Altın Küre ve Emmy ödüllerini toplayan film, Roger Lewis’in Sellers ailesi üyeleriyle yaptığı söyleşilerden oluşan aynı adlı kitaptan uyarlandı.

Premiere dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 100 Film Karakteri” listesinde, “Being There”deki rolüyle 49. sırada, Clouseau rolü ile 67. sırada ve Dr. Strangelove rolüyle de 75. sırada yer aldı. Empire dergisinin 1997’de düzenlediği “Tüm Zamanların En İyi 100 Film Yıldızı” listesinde de 84. sıradaydı.

Her ne kadar o ‘var olmadığı’na inansa da hafızalarımıza sayısız karakter bırakmış efsanevi aktörü bu yıl Bir Yaz Gecesi Festivali’nde üç filmiyle selamlıyoruz. Müziklerini Henry Mancini’nin bestelediği ve yönetmenliğini Blake Edwards’ın yaptığı “The Pink Panther / Pembe Panter” (1963), “A Shot in the Dark / Karanlıkta Bir Çığlık” (1964) ve “The Party / Tatlı Budala” (1968), restore edilmiş kopyalarıyla Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşacak.

Solo çalışmalarının yanı sıra Tamburada, Dandadadan, Kara Orkestra, Konstrukt gibi müzik projeleri kadar solo çalışmalarıyla da Türkiye’nin en özgün müzisyenlerinden birine dönüşmüş usta saksafoncu Korhan Futacı, A’dan Z’ye konuğumuz oldu. Geçen yıl Bir Yaz Gecesi Festivali’nde “The Peasant Women of Ryazan” filmine özel performansıyla aklımızı alan usta müzisyen, bu yıl da Oscar Wilde uyarlaması “Lady Windermere’s Fan / Lady Windermere’in Yelpazesi” için perdenin önüne geçecek.

ASMALI: Babylon
BEYAZ: Sessizlik
CİN: Soda
DEMİR: Ateş
ESRİK: Gökyüzü
FANTAZİ: Müzik
GÜÇ: Yetenek
HAYAL: Mutluluk
IRMAK: Burak
İSTANBUL: Ev
JAPONYA: Katana
KARA ORKESTRA: Hayâl
MAN: Melodi
MACERA: Doğaçlama
NAR: Mistik
OYUN: Müzik
ÖLÜM: Huzur
PERİ: Kedi
RÜYA: Paralel
SAPLANTI: Yaşam
ŞAN: Yan etki
TUHAF: İnsan
UĞURLU: Kolye
ÜRKÜNÇ: Yalan
VAAT: Sorumluluk
YERALTI: Gelecek
ZAMAN: Tuhaf

KİMDİR? Bugüne kadar Tamburada, Dandadadan, Korhan Futacı ve Kara Orkestra ve Konstrukt projeleri ile sayısız yurt içi ve yurt dışı performansına imza atmış olan  Korhan Futacı İstanbul’un kendine has kaosunu ve deliliğini uzun zamandır birlikte müzik yaptığı değerli müzisyen dostları ile birlikte, enerjik, melodik, sert ve karanlık tınılarla bezeli, etkileyici bir sahne şovuna dönüştürüyor ve dinleyicisine alemler ötesi bir deneyim yaşatıyor.

6 Ağustos Cumartesi akşamı Korhan Futacı’nın canlı performansı eşliğinde Bir Yaz Gecesi Festivali’nde gösterilecek “Lady Windermere’s Fan / Lady Windermere’in Yelpazesi” için biletler burada. Sanatçının 2022’nin en iyilerinden biri olmaya aday son albümü “Karmaşaya Aşina”dan çıkan Volkan Ergen imzalı videosu “Çok Üzgünüm” için de sizi buraya alalım.

Interview with S. Buse Yildirim
Kundura Cinema

Could you tell us a bit more about Kundura Cinema’s mission? How do you position Kundura Cinema in the context of cinema culture in Turkey and beyond?

Kundura Cinema is part of a cultural placemaking project. It is located at the former boiler house of the old shoe factory Beykoz Kundura, which is a place of significant industrial heritage in Istanbul. The cinema is a product of a core intention to sustainably repurpose this post-industrial site. Our mission is to create a new identity for this location, acknowledging the weight of history that comes with this site. For this reason, our story began with the memory project, Kundura Hafiza, through which we were able to uncover untold stories, and gain a better understanding of the social history of this site and of our collective identity. Following the traces of these narratives helped us to consider how we could construct a cultural destination while also developing an insightful approach to the adaptive reuse of the space. Kundura Cinema aims to invite its audience to acknowledge our past and our shared memory. Through our curation, we remind our audiences of this heritage and we encourage them to engage with the stories behind our programme. First and foremost we hope that our audience will become a part of this ongoing journey, with their relationship to themselves and the space forming part of the placemaking process.

Our focus at Kundura Cinema is on designing experiences. We believe that film exhibition should not merely mean bringing films to audiences, but rather that our events should be spatial, immersive experiences that begin from the moment the will of discovery emerges. Our cinema and its surroundings complete each other. Through experimentation, we attempt to bridge past and future and embrace change, while also keeping those bonds with the memory of cinema, and with the inherited legacy of our post-industrial space.

Kundura Cinema’s film programmes span across a wide spectrum of filmmaking practices: from experimental to feminist films; from documentaries to Hollywood classics. How does the choice of films shape the different types of audience of your cinema space? 

The location of the cinema and our curatorial policy create natural filters and frames for audience development. As our space is a part of industrial heritage, and partially public, we cannot keep it just for ourselves or for a very niche target audience. As the space belongs to the public, we offer a diversity of genre, and we attempt to reach as wide an audience as possible through our curatorial storytelling. This approach is reflected not only through our curatorial policy, but also through our sales strategy, where we aim to create a sense of balance. For instance, if a programme is ticketed, then we also ensure that we include free screenings within the season.
We aim to allow our audiences to design their own experience, and what is most important here is that we provide enough material to allow them to do this. We find that good quality and original hand-picked programmes also lead to the most interested and dedicated audiences.

Experimenting with exhibition formats can also shape the audience. Although to a degree we determine the boundaries of the cinematic encounter, we also try to leave space for audiences to manage their own experiences. For instance, we organise walk-in cinemas with short films and artists’ films, in which visitors can manage their time and space freely. We find that this format appeals mostly to younger audiences.

To what extent is the programme of Kundura Cinema shaped by the memory of its location, Beykoz Kundura?

When we were conducting oral history interviews as part of the Kundura Memory Project, we were mostly interested in finding out about the social life of the factory. The factory management used to transform the food hall into an indoor cinema after the end of shifts. During the summer time they used to organise an open-air cinema in  the garden of the factory, and this inspired us to kick off our open air film festival Midsummers Night Festival. By the way, we still conserve the carbon arc lamp projector left from the factory time – this still welcomes visitors in the foyer of the cinema today.

We were curious about what type of films they were watching back then. It was very interesting to hear that a wide range of films were shown, from Ben Hur to Esther Williams’ films up to Yeşilçam classics. During this process of historical exploration, I discovered the world of classical restoration. Thanks to the support of Elif Rongen Kaynakçı, who is a curator of silent film at the EYE Filmmuseum, Kundura Cinema now finds itself at the very heart of this repertory cinema world. Every year on the 27th of October, we celebrate Unesco’s audio-visual Heritage Day by selecting a film to screen that reminds us of the importance of heritage. The main strand of our curation centres on restored classics and silent film screenings with live music accompaniment. Of course, we also have plenty of programmes with short films and also feature length creative documentaries along with classics.

What does Cinema of Commoning mean to you? What is it about film that can create solidarity, in your opinion?

Powerful, timeless storytelling is a source of solidarity. Cinema of Commoning represents a space for encounters and for exchanging shared values based on our filmic missions. We believe that we can make locality more valuable within global solidarity. We can see how sharing different layers of experience and knowledge can help us to break down vicious cycles in the structure of cultural production. This is the most convenient and healthiest way to keep ourselves vibrant and innovative.

Buse Yildirim (b. 1988) is a curator and filmmaker based in Istanbul. She played an essential role during the construction of the industrial heritage site Beykoz Kundura, and in 2015 she founded the non-profit association Kundura Hafiza. As managing artistic director of Kundura Cinema & Stage, she also curates creative programmes. Her film and video works have screened at various festivals such as RAI Film Festival, Göttingen International Ethnographic Film Festival, Ethnofest Athens, and at many other conferences and galleries.


SOURCE: CINEMAOFCOMMONING.COM

8 ülkeden 8 alternatif sinema salonu ve merkezini buluşturan Müşterek Sinema (Cinema of Commoning) projesinin Türkiye gösterimleri Kundura Sinema’da gerçekleşirken, bu 8 sinemayı yakından tanımaya ne dersiniz?

Berlin merkezli kültür proje alanı bi’bak’ın önderliğinde başlatılan ve Türkiye’den Kundura Sinema, Almanya’dan Sinema Transtopia, Tayland’dan Documentary Club, Romanya’dan Cinema ARTA, Endonezya’dan Forum Lenteng, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Cinema Akil, Şili’den CCC, Angola’dan da Cine Geração sinemalarının dahil olduğu proje kapsamında, sinemaların küratörlerince seçilen 8 film, eşzamanlı olarak İstanbul, Berlin, Dubai, Şili, Cluj, Jakarta, Bangkok ve Luanda’da seyirciyle buluşuyor.  İşte o şehirler ve sinemalar…

SİNEMA TRANSTOPIA 

Uluslar ötesi bir toplumda yeni bir sinema türü kolektif olarak nasıl yaratılabilir? Bi’bak’a ait bir sinema deneyi olan SİNEMA TRANSTOPIA, bir toplumsal söylem, değiş-tokuş ve dayanışma alanı olarak sinemayı keşfe çıkıyor. Küratörlüğü gerçekleştirilen film serisi, çeşitli sosyal toplulukları bir araya getiriyor ve hem yakın hem de coğrafi olarak uzak olan mekânları birbirine bağlıyor; geçmişi, günümüzü ve geleceği birbirine bağlıyor ve Avrupa merkezli bir bakıştan uzaklaşarak, uluslar ötesi, (post-) göçmen ve post kolonyal perspektifleri kucaklıyor. SİNEMA TRANSTOPIA, aynı anda hem yerel hem de uluslararası topluluklara dahil olan, sinemayı toplumsallığın önemli bir kamusal alanı olarak anlayan, farklı bir sinema türüdür; film tarihini, kültürel bellek çalışmaları bakımından oldukça önemli görür ve yüzü, film kültürü ve film sanatında çeşitliliğe dönüktür. SİNEMA TRANSTOPIA, Berlin-Alexanderplatz’taki Haus der Statistik’te erişimi mümkün kılan, tartışma yaratan, eğitici, harekete geçirici, provoke edici ve cesaretlendirici bir alan yaratmak üzere kentsel pratik ile film arasında bir köprü kuruyor.

KUNDURA SİNEMA

Kundura Sinema, İstanbul’un kuzeyinde yaratıcı bir alana ve film stüdyosuna dönüştürülmüş bir mekân olarak, önemli bir endüstriyel miras alanı olan Beykoz Kundura’nın kalbinde yer alıyor. Kundura Hafıza isimli ilk projemiz ile birlikte, yeni bir kültürel kimlik oluşturmak için geçmişe bir kazı gerçekleştirdik. Programlarımızda, kâşif benzeri bir yaklaşımla yeni hikâyeler bularak ve yaratarak ve geçmişe ait anlatıları yeniden inşa ederek eleştirel bir mesafeyi de korumuş oluyoruz. Bize ait bu kültürel alan, film setleri ve binaların ön cepheleri ile çevrili, dolayısıyla seyirciler sinemaya geldiğinde film ekiplerinin, ışıklandırma ekipmanlarının ve çevrede dolaşan figüran gruplarının önünden geçiyorlar.

DOCUMENTARY CLUB

Documentary Club 2014 yılında kuruldu. Biz, görsel medya alanında çalışan ve tüm dünyadan Tayland pazarına muhteşem belgeseller getiren bir topluluğuz. Film aracılığıyla, insanların etraflarındaki dünya hakkında daha iyi bir anlayış kazanabileceğine ve bunun da nihayetinde yaratıcı toplumsal değişime ilham olacağına dair güçlü bir inancımız var. Documentary Club, yalnızca insanları belgesel filmleri ile tanıştırmayı amaçlayan bir proje değil; aynı zamanda insanların sanat, kültür ve toplum hakkındaki çeşitli ilgilerini paylaşmaları için bir kulüp. Katılımcıların bakış açılarını geliştirmek amacıyla hem eğlendirici ve ilham verici belgesellere hem de konuşmalar ve etkinliklere ev sahipliği yapmaya odaklanıyoruz. Ayrıca, Doc Club & Pub isimli bir sinemayı da organize ediyoruz. Bunu 2021 yılında açtık ve sadece filmler için değil aynı zamanda sanat ve kültür için de bir alan yaratmasını ümit ediyoruz.

CINEMA ARTA

Cinema ARTA, Cluj-Napoca, Romanya’da bulunan, ana akım dışı filmleri gösteren bağımsız bir sinemadır. 1913 yılında açılan sinema, bölgedeki en eski sinemalardan biridir. Burası, etkinliklere katılan insanları birleştiren, onlara ilham veren ve onlar için anlamlı hale gelen kültürel deneyimleri yaratmayı amaçlayan bağımsız ve yaratıcı bir sektör için bir katalizör işlevi gören, görsel-işitsel içeriklere odaklanan bir kültür merkezi. Misyonu, çeşitli sanat formlarını sergileyerek ve bunlar ile insanlar arasındaki etkileşimi cesaretlendirerek, kültürel değerleri, hoşgörüyü ve çeşitliliği teşvik etmektir.

FORUM LENTENG

Jakarta’da kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan Forum Lenteng, sanatçılar, akademisyenler, kültür aktivistleri ve öğrenciler tarafından 2003 yılında kuruldu. Kolektif, sosyo-kültürel meseleleri öğrenmek ve bunlar hakkında farkındalığı artırmak için bir araç olarak görsel-işitsel medyayı kullanarak, alternatif eğitime odaklanıyor. Diğer şehirlerde ve Endonezya çevresindeki diğer adalarda bulunan yerel kolektifler ile birlikte oluşturulan programlarımız, anlatıların üretimini merkeziyetsizleştirmek ve bu anlatıları, Akumassa (topluluk temelli medya eğitimi), 69 Performance Club (performans sanatlarının güçlendirilmesi), ARKIPEL Uluslararası Belgesel ve Deneysel Film Festivali ve daha fazlası gibi birçok yerel, disiplinler arası program aracılığıyla halkın kendisinin avuçlarına bırakmak üzere medyanın güçlendirilmesi ile ilgilidir.

CINEMA AKIL  

Cinema Akil, BAE’deki seyircilere dünyanın dört bir yanından kaliteli filmler getiren, bağımsız bir sinema platformudur. On yıllardır yönetmenleri ve film yapımcılarını sergileyen Cinema Akil, film ve sinema sanatları açısından farkındalık ve ilgi uyandırmayı amaçlıyor. 2014 yılında gezici bir sinema olarak başlayan Cinema Akil, Dubai, Abu Dabi ve Sharjah’ta 65,000’in üzerinde katılımcıyı çeken 60’ın üzerinde pop-up sinema organize etmiştir. Eylül 2018’de Cinema Akil, Al Quoz, Dubai’de ilk kalıcı mekânını açarak, GCC’nin ilk ana akım dışı sineması olmuştur. Cinema Akil, Beyrut’taki Metropolis, Kahire’deki Zawya ve Fas’taki Cinematheque du Tangier gibi, MENA bölgesinden üyelerin dahil olduğu, Network of Arab Alternative Screens’in (NAAS) bir üyesidir.

CENTRO DE CINE Y CREACIÓN CCC

CCC, sinema ve kesişen disiplinler yoluyla kültürü yayan, yerel ve uluslararası sanatlar ile komşu topluluklar arasındaki diyaloğu teşvik eden, kar amacı gütmeyen bir kuruluştur. Merkezi, Santiago şehir merkezinin kalbindeki Raulí 571’de bulunuyor. Restore edilmiş, büyük, eski bir ev olarak, 30 koltuklu bir sinemayı ve gösterimlere, prömiyerlere ve festivaller ile işbirliklerine adanmış bir açık hava alanını barındırıyor. Evde ayrıca üretim ile eğitim, atölyeler ve seminerler için tahsis edilmiş ofisler ve alanlar; bir galeri ve bir kahve/bar buluşma noktası bulunuyor. Aslında ülkemizle kesişmeyen dünyaları kendimize yaklaştırarak, ağların demokratize edilmesini teşvik ediyoruz ve Santiago kenti ile lokal çevre üzerinde pozitif bir etki bırakmak istiyoruz.

CINE GERAÇÃO

Cine Geração’da, Angola’daki bağımsız yapımevi Geração 80’in arka bahçesinde her Perşembe saat 18:30’da Angola ve Afrika filmleri gösteriyoruz. Angola ve Afrika hikâyelerini paylaşmak ve kültürlerini yüceltmek, ayrıca sinema yardımıyla topluluğu kaynaştırmak, Cine Geração’nun asıl amacı. Cine Geração aynı zamanda üniversite öğrencileri, gelecek vadeden film yapımcıları veya sinefiller olmak üzere, film endüstrisi ve diğer sanat alanlarındaki yaratıcı profesyoneller ile ağ oluşturmanın bir yolu. Her gösterimin sonunda, yerimizde veya Zoom aracılığıyla oyuncular, yönetmen ve/veya film ekibi ile açık mikrofon formatında sohbet ediyoruz veya film yapımcılarından bir mesajın olduğu kısa bir video gösteriyoruz. Cine Geração, insanların Angola ve Afrika kıtasındaki sinemanın güncel durumu hakkında sorular sorarak, birbirinin hikâyelerinden bir şeyler öğrendiği bir mekân. Programın küratörlüğü, her ay değişen bir temaya göre yapılıyor.

bi’bak ve çeşitli uluslararası partnerlere ait bir proje olan Cinema of Commoning, bir ağ oluşturmayı ve tüm dünyadaki sinemalar ve sinema girişimleri hakkında bilgi toplamayı amaçlıyor. Karma sohbetler aracılığıyla, erişilebilirlik, sanatsal özgürlük ve finansal sürdürülebilirlik bakımından yüzü “halka” dönük bir alternatif sinemanın gelecekteki bir modelini öne süren bir ifade yaratmayı umut ediyor. Proje iki adımdan oluşuyor: Mart ayından itibaren, küratörlüğü kolektif olarak yapılan bir film programı Bangkok, Jakarta, İstanbul, Dubai, Santiago de Chile, Cluj ve Luanda’daki partner sinemalarda gösterilecek. Haziran ayında üç gün sürecek bir sempozyum, Berlin’de partner girişimcileri, profesyonel olarak filmle uğraşanları ve sinefilleri bir araya getirecek ve film kültürüne ayrılmış sürdürülebilir alanlara yönelik daha fazla kavram ve strateji geliştirme amacı taşıyacak. Tüm bunların ışığında Cinema of Commoning, sinemanın, sanatsal ve toplumsal pratik için uluslar ötesi bir alan, bir kamusal söylem alanı, bir kültürel bellek ve kentsel miras etkeni ve nadiren erişilebilir olan film ve video formatlarının korunduğu ve dağıtıldığı bir alan olduğunu düşünüyor.

8 ülkeden 8 alternatif sinema salonu ve merkezini buluşturan Müşterek Sinema (Cinema of Commoning) projesinin Türkiye gösterimleri Kundura Sinema’da!

Berlin merkezli kültür proje alanı bi’bak’ın önderliğinde başlatılan ve Türkiye’den Kundura Sinema, Almanya’dan Sinema Transtopia, Tayland’dan Documentary Club, Romanya’dan Cinema ARTA, Endonezya’dan Forum Lenteng, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Cinema Akil, Şili’den CCC, Angola’dan da Cine Geração sinemalarının dahil olduğu proje kapsamında, sinemaların küratörlerince seçilen 8 film, eşzamanlı olarak İstanbul, Berlin, Dubai, Şili, Cluj, Jakarta, Bangkok ve Luanda’da seyirciyle buluşacak.

Sınırlı sayıda seyirciye açık olacak ve ücretsiz gösterilecek filmler için rezervasyonlar beykozkundura.com adresinden yapılabilir.

bi’bak ve çeşitli uluslararası partnerlere ait bir proje olan Cinema of Commoning, bir ağ oluşturmayı ve tüm dünyadaki sinemalar ve sinema girişimleri hakkında bilgi toplamayı amaçlıyor. Karma sohbetler aracılığıyla, erişilebilirlik, sanatsal özgürlük ve finansal sürdürülebilirlik bakımından yüzü “halka” dönük bir alternatif sinemanın gelecekteki bir modelini öne süren bir ifade yaratmayı umut ediyor. Proje iki adımdan oluşuyor: Mart ayından itibaren, küratörlüğü kolektif olarak yapılan bir film programı Bangkok, Jakarta, İstanbul, Dubai, Santiago de Chile, Cluj ve Luanda’daki partner sinemalarda gösterilecek. Haziran ayında üç gün sürecek bir sempozyum, Berlin’de partner girişimcileri, profesyonel olarak filmle uğraşanları ve sinefilleri bir araya getirecek ve film kültürüne ayrılmış sürdürülebilir alanlara yönelik daha fazla kavram ve strateji geliştirme amacı taşıyacak. Tüm bunların ışığında Cinema of Commoning, sinemanın, sanatsal ve toplumsal pratik için uluslar ötesi bir alan, bir kamusal söylem alanı, bir kültürel bellek ve kentsel miras etkeni ve nadiren erişilebilir olan film ve video formatlarının korunduğu ve dağıtıldığı bir alan olduğunu düşünüyor.

Neden Seçtiler?

SİNEMA TRANSTOPIA’nın seçkisi;

Remake, Remix, Ripoff  (Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması)

Cem Kaya, Almanya/Türkiye 2014, 96 dakika.

Berlin, günümüzde kentin kültürel yaşamının ayrılmaz bir parçası olan büyük bir Alman-Türk topluluğuna ev sahipliği yapıyor. Komedi, aksiyon filmleri ve melodramlar da dahil olmak üzere Türk film endüstrisi (Yeşilçam) bünyesinde üretilen çok sayıda film, bu topluluk içinde fazlaca popüler olmuştur. Sinema salonlarında gösterilen ve evde VHS oynatıcılarında oynatılan Yeşilçam, Almanya’daki göçmen film kültürünün yanı sıra, ünlü Alman film yapımcılarının bir jenerasyonunu da şekillendirdi. Türkiye’den gelen göçmen topluluğun kültürel ve toplumsal yaşamındaki önemli rolüne rağmen, bu olgu genellikle göz ardı ediliyor ve kültürel söylemdeki varlığı neredeyse sıfır. Cem Kaya belgeselini bu fazlaca üretken film endüstrisine, seyirciler ile paylaştığı güçlü bağa ve telif hakkı sorunlarının etrafından dolaşmak için kullandığı yaratıcı stratejilere adıyor. Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması bize her zaman ilham veren bir film ve SİNEMA TRANSTOPIA’da çalışmalarımızda benimsediğimiz uluslar ötesi yaklaşıma da çok uygun.
SİNEMA TRANSTOPIA’dan Malve Lippmann & Can Sungu

Uluslar ötesi bir toplumda yeni bir sinema türü kolektif olarak nasıl yaratılabilir? Bi’bak’a ait bir sinema deneyi olan SİNEMA TRANSTOPIA, bir toplumsal söylem, değiş-tokuş ve dayanışma alanı olarak sinemayı keşfe çıkıyor. Küratörlüğü gerçekleştirilen film serisi, çeşitli sosyal toplulukları bir araya getiriyor ve hem yakın hem de coğrafi olarak uzak olan mekânları birbirine bağlıyor; geçmişi, günümüzü ve geleceği birbirine bağlıyor ve Avrupa merkezli bir bakıştan uzaklaşarak, uluslar ötesi, (post-) göçmen ve post kolonyal perspektifleri kucaklıyor. SİNEMA TRANSTOPIA, aynı anda hem yerel hem de uluslararası topluluklara dahil olan, sinemayı toplumsallığın önemli bir kamusal alanı olarak anlayan, farklı bir sinema türüdür; film tarihini, kültürel bellek çalışmaları bakımından oldukça önemli görür ve yüzü, film kültürü ve film sanatında çeşitliliğe dönüktür. SİNEMA TRANSTOPIA, Berlin-Alexanderplatz’taki Haus der Statistik’te erişimi mümkün kılan, tartışma yaratan, eğitici, harekete geçirici, provoke edici ve cesaretlendirici bir alan yaratmak üzere kentsel pratik ile film arasında bir köprü kuruyor.

KUNDURA SİNEMA’nın seçkisi;
Majub’s Journey (Majub’un Yolculuğu) / Majub’s Reise
Eva Knopf, Almanya 2013, 50 dakika

 Majub’s Journey, 1930’larda Nazi döneminde film endüstrisinde figüran olarak çalışan, Afrikalı bir adamın hikâyesini anlatıyor. Eva Knopf’un yönetmenliğini yaptığı makale benzeri belgesel, bu adamın yaşamını tarihi belgeler, arşiv görüntüleri ve fotoğraflar ile yeniden anlatıyor. Film bizi Alman post kolonyal söylemini yeniden düşünmeye iterken, bellek ve kimlik ile ilgili farklı bir farkındalık katmanı oluşturarak, şimdiyi yeniden yorumlamamıza ve geçmişi daha eleştirel bir şekilde düşünmemize yardımcı oluyor.

Kundura Sinema’dan Buse Yıldırım

DOCUMENTARY CLUB’ın seçkisi

The Emperor’s Naked Army Marches On (İmparatorun Çıplak Ordusu Hâlâ İlerliyor)

Kazuo Hara, Japonya/Endonezya 1987, 122 dakika

Buradaki sinemaların çoğu, birbirine benzeyen ve gişe rekorları kıran filmleri gösteren çok katlı yapılar olduğundan dolayı Taylandlı sinefiller için uygun çok fazla seçenek yok. Hem distribütör hem de sinema olarak, özellikle belgesel filmleri için alternatifler yaratmaya çalışıyoruz. Bizim hâlihazırdaki odağımızda klasikler var. Kazuo Hara’nın filmleri, toplumsal meseleleri ele alış tarzından dolayı her zaman ilgi çekici olmuştur. En kötü şöhretli işi olan The Emperor’s Naked Army Marches On, belgesellerin ne kadar tartışmalı olabileceğini ve fikir ayrılığına yol açabileceğini bize gösteriyor. Film, günümüze kadar Japon toplumunu zehirlemeye devam etmiş olan tarihsel hafıza kaybını irdeliyor. Biz gösterimden sonra hep tartışıyoruz ve bu filmin, konusu ve Hara’nın belgesel yapma yöntemi hakkında seyirciler arasında konuşma başlatacağına inanıyoruz.

Documentary Club’dan Thanaphon Accawatanyu

CINEMA ARTA’nın seçkisi

Cinema, Mon Amour ( Sinema, Sevgilim)
Alexandru Belc, Romanya/Çek Cumhuriyeti 2015, 70 dakika

Cinema, Mon Amour, Piatra Neamț’da (Romanya) bir sinemayı korumak amaçlı verdikleri gündelik mücadelede Victor Purice ve ekibinin hikâyesini takip ediyor. Karakter, eski ihtişamlı günleri geri getirmeyi hayal eder ancak sert yeni gerçekliğe ayak uydurmak konusunda zorlanır. Isıtmanın olmadığı, yavaş yavaş dağılan, ancak mekânın sahibi olan devletten de hiçbir desteğin gelmediği bir tiyatroda, bu mücadele neredeyse Don Kişot’un mücadelesi gibidir. Bu aslında, Cluj-Napoca’da hiçbir kamu desteği olmadan yenilenen ve tekrar aktif hale getirilen Cinema ARTA’nın da hikâyesidir. İki hikâye de, hayallerini takip eden ve ait oldukları topluluklarda pozitif değişimler ortaya çıkaran, kararlı ve tutkulu bir grup insanın gücünü gösteren, mutlu sonlu hikâyelerdir.

– Cinema ARTA’dan Monica Sebestyen

FORUM LENTENG’in seçkisi

Behind the Flickering Light: The Archive (Titreyen Işığın Ardında: Arşiv)

Anak Sabiran, di Balik Cahaya Gemerlapan (Sang Arsip)

Hafiz Rancajale, Endonezya 2013, 154 dakika

Behind the Flickering Light: The Archive benim için kişisel anlamda değerli. 2012 yılında Forum Lenteng ile ilk kez iletişime geçtiğimde, henüz yapım aşamasındaydı. Filmin kendisi dağınık, büyük, önemli ve unutulmak üzere olan sinema tarihine bakarak, çağdaş Endonezya sinemasının durumuna ve koşullarına ayna tutuyor. Film, Güneydoğu Asya’da ilk ve en büyük film arşivi olan Sinematek Indonesia’nın kurucusu Misbach Yusa Biran ve Forum Lenteng’deki meslektaşlarım arasında geçen bir sohbet üzerinden anlatılıyor. Film, yalnızca bir araç olarak filmin korunması hakkında bir diyalog olarak değil, aynı zamanda ulusal bir hazine olarak veya sadece eğlence olarak daha geniş bir kitleye nasıl erişilebilir olabileceği ile ilgili bilgi bakımından da bizim için önemli. Filmin genelde bir ürün olarak ve söylem dışında geldiği bir ülkede, Behind the Flickering Light: The Archive, farkındalığı tetiklemeyi, sinemayı neden sevdiğimize dair düşünmeye imkân tanımayı ve geleceği düşünmemizi sağlamayı amaçlıyor.

Forum Lenteng’den Yuki Aditya

CINEMA AKIL seçimi

15.04.2022

A World Not Ours (Dünya Bizim Değil)

Mahdi Fleifel, Lübnan/BAE 2013, 93 dakika

Bu önemli toplum belgeselinde, Filistinli-Lübnanlı yönetmen Mahdi Fleifel, babasından kalan amatör video görüntülerinin yanı sıra, Lübnan’da kendisinin de büyüdüğü Filistinli mülteci kampı olan Ain al-Hilweh’in içerisindeki yaşama dair yeni çekimleri de kullanıyor. Avrupa’ya sürgünü ile birlikte, yuva diyeceği hiçbir yer yokken varoluştan geriye kalanları belgelemek durumunda kalmanın suçluluğu da geliyor. Hassasiyet ve gerilla film yapımının bu güzel karışımı ile birlikte, A World Not Ours, Filistin sınırları dışında Filistin davasının eşi benzeri görülmemiş bir tanıklığı. Cinema Akil, bu filmin, Filistinli insanlar ile dayanışmaya dair konuşmaların ve eylemlerin başlangıç noktası – veya devamı – olmasını umuyor.

–Cinema Akil’den Butheina Kazim, Khalid Al Sabi & Louise Malherbe

CENTRO DE CINE Y CREACIÓN CCC’nin seçkisi

One Hundred Children Waiting for a Train ( Treni Bekleyen 100 Çocuk)

Cien niños esperando un tren

Ignacio Agüero, Şili 1988, 56 dakika

One Hundred Children Waiting for a Train, diktatörlük altında bulunan ve eşitsizliğin kol gezdiği bir yer olan Şili’nin yakın tarihinin bir portresidir. Alicia Vega’nın rehberliğindeki filmin genç kahramanlarına, kendi filmlerini keşfetme ve çizimler ile tasarlama fırsatı verilir. Daha önce sinemaya gitmemiş olan kahramanlar, sinematografiyi, hareketleri, kamera açılarını, film türlerini, Chaplin’i, Disney’i, Lamorisse’in kırmızı balonunu ve Lumière Kardeşler’in trenini keşfeder. Bu belgeselde Ignacio Agüero, CCC’nin ne anlama geldiğini açığa çıkarıyor. Sinemanın diyalog, yaratıcılık ve topluluğun merkezi olduğu, atölyeler, gösterimler ve konuşmalar ile yeni film yapımcılarını her gün destekleyen, sinemayı demokratize etmeye ve kültüre erişmeye çalıştığımız bir mekân.

 – CCC’den Dominga Sotomayor & Ignacio Ocampo

CINE GERAÇÃO’nın seçkisi

Beyond My Steps ( Adımlarımın Ötesinde) / Para Lá dos Meus Passos

Kamy Lara, Angola 2019, 72 dakika

Beyond My Steps, çağdaş dansa odaklanarak, Angola’daki sanat endüstrisinin birçok yönünü öne çıkaran bir film. Bu belgesel, sanatçıların karşı karşıya geldiği zorlukları ve sanata hak ettiği değerin hala verilmediği bir ülkede sahip olmaları gereken o sonsuz kararlılığı gün yüzüne çıkarıyor. “İnsanların yaptığım şeye inandığı ve yine özgür bir vatandaş gibi hissettiğim bir yerde yaşamak istiyorum”, diyor dansçılardan biri olan Daniel Curti. Beyond My Steps de daha geniş bir açıyla Luanda kentine dikkat çekiyor. Seyirci farklı lenslerden bakarak, film aracılığıyla bir anlatı aktarabilen bir kentin iç yüzünü görebiliyor.

Cine Geração’dan Mirian Vanda & Fradique

https://www.youtube.com/watch?v=3zHe9JZhYUg

Yerli performans sahnelerinin önde gelen çağdaş dans topluluklarından Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Nisan’da iki performansıyla Beykoz Kundura’nın yeni sahnesi Kundura Sahne’de yer alıyor. Bu hafta sonu sahnelenecek “Hiçbir Şey Yerinde Değil” öncesi kumpanyanın koreograf ve dansçılarından Mihran Tomasyan ile kayıp ve göç duygusunu anlamaya çağıran performanslarını konuştuk.

Hiçbir Şey Yerinde Değilin bazen bir doğaçlamadan bazen de masaya yatırılan hislerin birbiriyle temasından meydana geldiğini söylüyorsunuz. Üretim süreci nasıl oluştu, anlatır mısınız?

Belfast Queens Üniversitesi Senatör George J. Mitchell Evrensel Barış, Güvenlik ve Adalet Enstitüsü eğitimcilerinden Dr. Ulrike M. Vieten tarafından Kumpanya’mıza “kayıp ve yerinden edilme” temasıyla çalışma davetinde bulunuldu. Konunun süregelen bir gerçeklik taşıması, bu teklifin bize bir üniversite aracılığıyla gelmesi, bu tema üzerine odaklanmak ve düşünmek bizim için hayli ilgi çekici oldu. Üretim süreci stüdyomuzda yaklaşık iki aya yayılan bir sürede gerçekleşti. Bu süreçte göç kavramına birçok açıdan yaklaştığımız ve stüdyomuzun mutfak masasında saatler geçirdiğimizi söyleyebiliriz. Demirtaş’ın o dönem yeni yayımlanmış kitabı, farklı dilde şarkılar, türküler, Nesrin Uçarlar’ın gösterimize ilham olan “Hiçbir Şey Yerinde Değil” kitabı, kendi aile hikâyelerimiz, dinlediğimiz ve çok etkilendiğimiz açık denizde mahsur kalmış göçmen tekneleri ile resmi görevlilerin telefon konuşmalarına kadar pek çok şey doğaçlamalarımıza ilham verdi diyebiliriz.

Göç kavramına hem insanlık tarihinden hem de kişisel yaşadıklarınızla bir yorum getiriyor Hiçbir Şey Yerinde Değil. Yerinden edilmenin ve zorunlu göçün hayatımızın ayrılmaz bir gerçeğine ve acı bilgisine dönüştüğü bugünlerde özellikle, neler söylüyor?

Yer değiştirme hep devam ediyor. Savaşlar, iklim krizleri, diktatörlükler, siyasi baskılar, derin devlet cinayetleri ve daha pek çok neden insanları sürekli yer değiştirmeye zorluyor. Biz bu temalar üzerine konuşur çalışırken pek çok arkadaşımızın da yurtdışına gidişinin bizzat tanığı olduk ve bu yeni göç dalgasının da esere nüfus etmemesi imkansızdı. Eserimiz yol arayışıyla başlayıp sonunda da yol arayışıyla devam ediyor. Eğer insanlık olarak ortak paydalarda buluşamayacaksak bu arayış daha yüzyıllar boyunca devam edecek gibi görünüyor.

Dünyanın gidişatına dair duygularınız nedir? Birçok insan gibi karamsar mısınız, yoksa bütün yaşananların bir geçiş olduğunu ve aydınlığa varacağımızı söyleyebilir misiniz?

Stüdyomuzun penceresinden içeri girenleri selamlayan pankartımızda yazdığı gibi “Umutsuzluğa Alışma”.

Çıplak Ayaklar Kumpanyası Nisan ayı boyunca Kundura Sahnede…

https://youtu.be/yiFGDT8l1DY