Belgesel tiyatronun efsanevi sanat kolektifi Rimini Protokoll’ün kurucularından küratör ve sanatçı Stefan Kaegi, son projelerinden “Conference of the Absent / Namevcut Konferans”ı sunmak için 31 Mart’ta İstanbul’a geliyor. Ertesi gün Kundura Sahne’de tiyatro profesyonellerine yönelik bir atölye de verecek Kaegi, ödüllü ve tartışmalı projeleriyle Avrupa sahnelerinin yıldız yaratıcılarından.

1972’de İsviçre’nin Solothurn şehrinde dünyaya gelen Stefan Kaegi, Zürih’te F+F Sanat ve Tasarım Okulu’nda sanat eğitimi aldı.

90’larda okul yıllarında tanıştığı Helgard Haug ve Daniel Wetzel ile birlikte 2000 yılında Rimini Protokoll’ü kurdular. Almanya’nın en köklü tiyatro yayınlarından Theatre der Zeit, tiyatro dünyasında güçlü bir etki yaratan kolektifi “Sahnede yeni bir gerçekçilik akımının kahramanları ve kurucuları” sözleriyle karşıladı.

2002’deki Theater der Welt Festivali’ne özel tasarladığı “Deutschland 2” adlı performansta, 200 Bonn vatandaşı ile birlikte Alman Parlamentosu’nun tüm oturumunu yeniden üretti Dönemin Alman Parlamentosu Başkanı Wolfgang Thierse’nin ‘evin mahremiyeti’ gerekçesiyle engellemeye çalıştığı performans, ülkede sanatsal özgürlük, siyaset ve sanat arasındaki ilişki üzerine ateşli bir tartışma başlattı.

Politik im Freien Tiyatro Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan “Mnemopark” (2005), Bulgaristanlı iki kamyon şoförünün eşliğinde seyirciyi bir kamyon içinde yolculuğa çıkaran “Cargo Sofia” (2006) ve Marksizmin temel yapıtından uyarladığı “Karl Marx – Das Kapital, Band 1” (2007) projeleri dünyanın önemli festivallerinde sahnelendi.

2007’de Faust Tiyatro Ödülü, 2008’de Avrupa Tiyatro Ödülü ve 2010’da Avrupa Kültürel Çeşitlilik Ödülü’nü kazandı.

Hüsnü Mübarek döneminde Mısır’da ezanın tek bir merkezden okunup radyo aracılığıyla canlı olarak yayınlanmasından esinle tasarladığı “Radio Muezzin” projesiyle birçok ülkeyi dolaştı ve 2011’de Saraybosna Tiyatro Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Aynı yıl, Venedik Tiyatro Festivali’nde Gümüş Aslan Ödülü ile onurlandırıldı.

Hindistan’daki bir çağrı merkezinin çalışanı ile dünyanın farklı ülkelerindeki seyirci arasında canlı olarak gerçekleştirilen Atlantik ötesi telefon performansı “Call Cutta in a Box” (2012) ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın bir simülasyonu olan “Welt-Klimakonferenz” (2014) projeleriyle Avusturyalı kültür, eğitim ve bilim enstitüsü Ars Electronica’nın Onursal Mansiyon Ödülü’nü kazandı.

2013’te başlattığı ve gelişmekte olan şehirlere özel tasarladığı “Remote X” projesini Şangay, Moskova, New York’un olduğu 55 farklı şehire uyarladı. 2015 yılında bu projesiyle Rus Tiyatro Festivali’nin Altın Maske Ödülü’ne aday gösterilirken, aynı yıl, tiyatro dünyasında yılın etkin isimlerine verilen İsviçre Büyük Tiyatro Ödülü’nün sahibi oldu.

2014’te, silah endüstrisini anlatan çok oyunculu video yerleştirmesi “Situation Rooms”, Japonya Medya Sanatları Festivali’nde Mükemmellik Ödülü’nü aldı.

2018’de, Alman yazar Thomas Melle’in klonuymuşcasına bir android (insansı robot) üreterek sahnelediği “Uncanny Valley / Tekinsiz Vadi” ile tiyatroda yapay zeka kullanımında yeni bir dönüm noktası yarattı.

Yakın zamanda ses getiren çalışmaları arasında; fazla ömrü kalmamış insanları anlatan interaktif enstalasyonu “Nachlass” (2018) ve sahnede canlı bir ahtapotun solo performansını izlediğimiz “Temple du présent” (2021) da yer alıyor.

Müzelere özel işler de üreten Kaegi en son, Centre de Cultura Contemporània de Barcelona’da (CCCB) “win < > win” adlı eko-enstalasyonunu ve “Urban Nature” adlı ‘yürünebilir film’ini sergiledi.

Kundura Sahne ile ortaklaşa hazırladığı ve “Remote X” projesinin İstanbul uyarlaması olan “Remote İstanbul”, Türkiye’de sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.

Tim Burton’ın B türü korku sinemasına ve gotik edebiyata duyduğu aşkla yarattığı kült filmi “Edward Scissorhands / Makas Eller” (1990), Kundura Sinema programı Pazar Sinema Kulübü ile Şubat’ta İstanbullu izleyiciyle buluşuyor. Yaratıcısı olan mucidin ani ölümüyle, ellerinin yerinde makas bıçaklarla yarım kalan çocuk kalpli Edward’ın yaşadıklarını anlatan 90’lar klasiği bu filme bakışınızı değiştirecek 10 bilgiyi sıraladık.

Untitled – Tim Burton, 1990.
Tim Burton’ın hayatından derin izler taşıyan “Makas Eller”, dahi sinemacının en kişisel yapıtı. Filmin ilk fikri, illüstrasyonlarıyla da tanınan Burton’ın gençliğinde çizdiği, parmakları yerine uzun, keskin bıçaklar olan zayıf, ciddi bir adamı tasvir eden bir illüstrasyondan geliyor. Suburbia adlı kasaba da, Burton’ın doğup büyüdüğü Burbank, California’nın bir temsili. Banliyöde büyümeyi ‘Bir Frankenstein filminde olmaya’ benzeten Burton için Edward, dışlandığı ve yalnızlıkla geçen gençliğinin bir avatarı adeta.

Johnny Depp – Edward Scissorhands, 1990. Fotoğraf: Park Circus/Paramount
Burton başlangıçta filmin bir müzikal olmasını planlasa da, bu fikirden kısa sürede vazgeçiyor. Senaryoyu birlikte yazdığı Caroline Thompson, “First Born” adlı ilk romanıyla dikkatleri çekmiş genç bir yazar ve Burton ‘canavar bir cenini anlatan’ romana hayran olup ona teklif götürüyor. Derinden ortaklıkla başlayan bu işbirliği, “The Addams Family” (1991), “The Nightmare Before Christmas” (1993) ve “Corpse Bride” (2005) ile de devam ediyor.
Senaryo sürecinde, Burton’ın çok sevdiği B türü korku sinemasına ve gotik edebiyata sık sık bakılıyor. Böylece film, ‘Notre Dame’ın Kamburu’ndan ‘Operadaki Hayalet’e, ‘Frankenstein’dan ‘King Kong’a ve hatta peri masallarına uzanan referanslarıyla da benzersiz bir yapıma dönüşüyor.

Tim Burton ve Johnny Depp, ‘Edward Scissorhands’ın setinde, 1990. Fotoğraf: Twitter
Edward rolü için, Tom Cruise, Gary Oldman, Jim Carrey ve Robert Downey, Jr. gibi isimlerle görüşülüyor, deneme çekimleri yapılıyor. Söylentilere göre listede Michael Jackson’ın bile adı geçiyor. Cruise “Daha mutlu bir son istediği için” rolü geri çevirirken; Oldman yıllar sonra bir röportajında, en büyük pişmanlıklarından birinin Edward rolünü reddetmek olduğunu söylüyor.
“Makas Eller”, 90’lar ve 2000’lerin popüler filmlerinin yıldız ikilisi olacak Tim Burton ve Johnny Depp’in birlikte ilk filmleri. Yapımcıların aksine aktör, Burton’ın ilk tercihi oluyor. Dönemin popüler dizisi “21 Jump Street” (1987-1991) ile dönüştüğü genç idol imajından sıyrılmanın yollarını arayan Depp, Burton’ın teklifini hemen kabul ediyor. “Makas Eller”de çok iyi arkadaş olan ikili sırasıyla, “Ed Wood” (1994), “Sleepy Hollow” (1999), “Charlie and the Chocolate Factory” (2005), “Corpse Bride” (2005), “Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street” (2007), “Alice in Wonderland” (2010), “Dark Shadows” (2012) filmlerinde de birlikte çalışarak bağlarını sürdürüyorlar.

Johnny Depp – Edward Scissorhands, 1990. Fotoğraf: Park Circus/Paramount
Johnny Depp, senaryoyu ilk okuduğunda “Bir bebek gibi ağladığını” söylüyor. Filmde sadece 169 kelime konuşan Edward’a hazırlanmak için, Charlie Chaplin’in sessiz dönem filmlerini izliyor. Kostümü ve protez makyajının uygulanması iki saate yakın süren Depp, Edward’ı daha iyi anlamak için, deriden kostümü herhangi bir soğutma yapılmaksızın giymekte ısrar ediyor ve Edward’ın evine kaçtığı sahnede, aşırı sıcaktan dolayı sette bayılıyor.

Tim Burton ve Vincent Price, Edward Scissorhands’ın setinde, 1990. Fotoğraf: Park Circus/Paramount
Edward’ın yaratıcısı mucit rolünde izlediğimiz Vincent Price, özellikle B türü korku filmlerindeki rolleriyle tanınan ve Tim Burton’ın küçük yaşlarından beri hayran olduğu bir aktör. Burton’ın ‘süper kahramanım’ dediği aktöre olan aşkını, 1982’de çektiği ve kendini ‘Vincent Price’ olduğunu hayâl eden bir çocuğu anlatan harika kısa filmi “Vincent”tan da biliyoruz. “Makas Eller”de Price’a özel yazdığı mucit rolü ise, başlangıçta daha geniş kurgulansa da, aktörün Parkinson’a yakalanması nedeniyle sahneleri minimuma indiriliyor. 1993’te hayatını kaybeden aktörün rol aldığı son film “Makas Eller”, göründüğü son an ise ölüm sahnesi oluyor.

Johnny Depp & Winona Ryder, 1997. Fotoğraf: Barry King
90’ların en gözde çiftlerinden Johnny Depp ve Winona Ryder, bu filmin çekimlerinde sevgili olup, aynı yıl nişanlanıyorlar. People ile yaptığı bir röportajda Depp, “27 yıllık hayatımda Winona ile hissettiğim duyguyla karşılaştırılabilecek hiçbir şey olmadı” diyor ve sağ pazısına “Winona Forever” dövmesini yaptırarak tüm dünyaya aşkını ilan ediyor. (Ayrılmalarının ardından Depp, dövmeyi yeniden yorumluyor ve “Wino Forever” olarak değiştiriyor.)

Robert Smith
Edward’ın saçının ilhâm kaynağı The Cure’dan Robert Smith’e dayanıyor. Hatta Burton, müzikleri ilk onun yapmasını istiyor, ancak o sırada “Disintegration” albümünü kaydetmekle meşgul olan müzisyen teklifi geri çeviriyor.

Tim Burton & Danny Elfman, 2022. Fotoğraf: amp-worldwide.com
Filmin Satürn ve Grammy ödüllerine aday olmuş unutulmaz müzikleri Danny Elfman’ın imzasını taşıyor. “Beetlejuice”ta (1988) da birlikte çalışan ikilinin yolu, “The Nightmare Before Christmas” (1993), “Mars Attacks!” (1996), “Sleepy Hollow” (1999), “Charlie and the Chocolate Factory” (2005) ve “Frankenweenie” (2012) ile devam etti.

Johnny Depp & Dianne Wiest – Edward Scissorhands, 1990. Fotoğraf: Park Circus/Paramount
Edward’ın mahalledeki kadınların saçını kestiği sahnede çalan şarkı, 1979 yapımı meşhur Broadway müzikal “Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street”e gönderme yapıyor. Johnny Depp daha sonra Tim Burton’ın 2007 yapımı aynı adlı uyarlamasında Sweeney Todd’u oynuyor.

Edward Scissorhands, 1990. Fotoğraf: Park Circus/Paramount
“Makas Eller”, Ernest Mathijs ve Xavier Mendik’in hazırladığı, kült literatürünün ana kaynaklardan kabul edilen “100 Kült Film” adlı kitaba girmiş tek Burton filmi. Steven Schneider’in “Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film” arasında da yer alan film, Amerikan Film Enstitüsü’nün 2005’te yayınladığı 100 Yılın En İyi Film Müzikleri listesine alındı.

Tim Burton Fotoğraf: The Guardian
Tim Burton, “Makas Eller”in ‘En iyisi olmasa da en sevdiği’ filmi olduğunu söylüyor ve “saflığını bozacağına” inandığı için de, hiçbir zaman bir devam filmini çekmeyi düşünmüyor.
Kundura Sinema’da restore kopyasıyla gösterilecek 1971 yapımı Bond klasiği “Diamonds Are Forever / Ölümsüz Elmaslar” hakkında 10 Şey.
Ian Fleming‘in 1956 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan“Diamonds Are Forever” için yapımcılar 1964 yapımı Bond filmi “Goldfinger”dan ilhâm aldı; o filmde olduğu gibi, Guy Hamilton yönetti ve açılışta Shirley Bassey şarkısı kullanıldı.

George Lazenby, “On Her Majesty’s Secret Service”ten (1969) sonra ikinci kez Bond olmak istemediği için yeni aktör arayışına girildi. Burt Reynolds, John Gavin ve Michael Gambon’ın adının geçtiği liste yeterince heyecan yaratmayınca Sean Connery’nin kapısı çalındı ve aktör, dönemi için duyulmamış bir rakam olan 1.250 bin dolar maaşla altıncı kez James Bond’a dönmeyi kabul etti.

‘Bond Kızı’ Tiffany Case için düşünülen aktrisler arasında Raquel Welch, Jane Fonda ve Faye Dunaway yer alıyordu. Plenty O’Toole rolü için düşünülen Jill St. John, deneme çekimleri sırasında yönetmen Guy Hamilton’ı o kadar etkiledi ki, rol onun oldu ve böylece ilk kez bir ‘Bond Kızı’, Amerikalı aktris tarafından canlandırıldı.

Bond’un film setinde ‘Ay’a iniş’ sahnesi, dönemin popüler ‘Gerçekte Ay’a gidilmedi’ komplo teorilerine atıfta bulunuyor. Sahne, Nevada’da, Las Vegas’ın hemen dışında bir alçı fabrikasında çekildi. Meşhur Ay arabası, 1990’ların başında bir çiftçinin tarlasında çürürken bulundu ve 1993’te James Bond Uluslararası Fan Kulübü tarafından restore edildi. 2004 yılında Christie’s’de müzayedeye çıkarıldı ve Planet Hollywood Las Vegas tarafından 44.000 $’a satın alındı.

Las Vegas’taki araba kovalamacasında pek çok kaza olacağından, yapımcılar araçlarını kullanmak için otomotiv sektörü liderlerinden Ford Motor Company ile bir anlaşma yaptılar. Ford’un tek talebi, Sean Connery’nin ‘Bond Kızı’na ait 1971 Mustang Mach 1’i kullanmasıydı.

Romandaki kötü karakterin kullanılmadığı ilk Bond filmiydi. Filmde Blofeld kötü adam olarak gösterilirken, romanda asıl, Spang Kardeşler’di. Serinin en ikonik Blofeld’larından birini yaratan Charles Gray‘i, 1967 yapımı Bond filmi “You Only Live Twice”da Henderson rolünde izlemiştik.

Blofeld’in meşhur “Alçakgönüllülük kibirin en kötü biçimidir” sözü 17. yüzyılda yaşamış Fransız yazar François de La Rochefoucauld’dan alıntıydı.
Orijinal film müziği altıncı kez John Barry tarafından bestelendi. En sevilen Bond şarkılarından “Diamonds Are Forever”a sesiyle hayat veren Shirley Bassey, “Goldfinger” (1964) ve “Moonraker” (1979) ile birlikte, birden fazla Bond şarkısı söylemiş tek şarkıcı olmayı sürdürüyor.

7,2 milyon dolar bütçeyle çekilen “Diamonds Are Forever”, Aralık 1971’de gösterime girdi ve dünya çapında toplam 24.568.915 $ hasılat elde etti. Amerika Birleşik Devletleri’nde art arda yedi hafta bir numaraydı ve Birleşik Krallık’ta da “On the Buses”tan sonra 1971’in en yüksek hasılat yapan ikinci filmi oldu.

1973’te Golden Secreen Ödülleri’nde En İyi Film seçilen “Diamonds are Forever, Akademi Ödülleri’nde En İyi Ses dalında Oscar’a aday gösterildi.
4, 5 ve 6 Kasım tarihlerinde yeni işi “How to Turn to Stone” (Taşa Nasıl Dönülür?) ile Beykoz Kundura’nın Kundura Sahne’sinde İstanbullu seyirciyle buluşacak Manuela Infante, karmaşık teorik konuları sahneye taşıdığı yapıtlarıyla son yıllarda uluslararası gösteri sanatları alanında pek sık gündeme gelen bir figür. Kanada ve Hollanda’da geçirdiği zaman ve edindiği deneyimler sayesinde hem Kuzey hem de Güney’in penceresinden bakabilen Şilili tiyatro sanatçısı Infante’nin işleri çoğunlukla, bazıları tarafından “insan-olmayan dönemeç” (non human turn) olarak adlandırılan düşünce ekolü içinde değerlendiriliyor. Tiyatroyu bir hikâye anlatma mekânından öte bir tür bedenleşen felsefe laboratuvarı olarak ele alan Infante, son işi “How to Turn to Stone”da emekçi bedenlerle jeolojik oluşumlar arasındaki benzerliğe ve aslında her ikisi için de geçerli, doğal kaynakların nasıl topraktan çıkarılarak tüketildiğinin tarihçesine odaklanarak, bizlerin de taştan yapıldığının ve maden misali çıkarılabileceğimizin altını çiziyor.
Röportaj: Ayşe Draz*

Bize Şili’den Hollanda’ya uzanan yolculuğundan biraz bahseder misin? Kültürel İncelemeler okumuş biri olarak farklı kültürlere maruz kalmanın sanatsal yolculuğunu nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsun?
Kanada’da büyüdüm ve zaten bu farklı kültürlerle ilk tanışmam oldu. Kanada, kültür açısından çok zengin bir yer. Sonra Şili’de yaşadım. Ardın – dan Hollanda’da. Bu deneyimlerin işlerime etkisi oldu açıkçası. Yukarıda bahsettiğim zengin ülkeler, yani Kanada ve Hollanda ile Şili’de yaşamanın karşıtlığı, çok genç yaşımdan beri bana kuzey ve güneyin aynı dünya olmadığını çok açık bir biçimde gösterdi. Kuzeyin zenginliğini ve rahatını sürdürülebilir kılan, güneyin sömürülmesi ve tüketilmesi. Bu, bir çocuk ve bir genç olarak beni her zaman derinden etkiledi ve ben de bunu oyunlarımda mesele edinmekten asla vazgeçmedim.

Oyun yazarı, yönetmen, senarist ve müzisyen olarak birden fazla kimlikle işler üretiyorsun; çeşitli kimliklerin birbirleriyle ne türlü bir etkileşim içindeler?
Bana göre bu tek bir kimlik. Sanatların, hatta bilim ve felsefenin ya da mistik düşüncenin disiplinler arası ayrımı bana hiçbir anlam ifade etmiyor. Sanırım günümüzde, bu kadar karmaşık küresel sorunların ortasında dururken, bu disiplin ayrımları bize hiç de yardımcı olmuyorlar. Yeni ilişki biçimleri, dünya için yeni modeller vb. hakkında düşünmemize yardımcı olmuyorlar. Tiyatro alanında çalışmayı seçtim çünkü bir tür müzikal felsefe yapabileceğim bir yermiş gibi geldi bana; tiyatro okuluna girdiğimde müzisyendim ve felsefe okumak istiyordum. Tiyatro geleneğine pek ilgi duymuyordum ama aksine, farklı disiplinlerin iç içe geçtiği – çok ender bulunan- bir alan buldum. Bu yüzden tiyatrocuyum.
“Karmaşık teorik konuları sahneye taşıyan yaratımlarınla” tanınıyorsun, bu ilgi nasıl ortaya çıktı? Bu tür konuların sahneye taşınması neden gerekli?
Sahne işlerim benim için önemli olan konulardan ortaya çıkıyorlar. Kendimi bir tür mistik bilim insanı olarak görüyorum. Tiyatroyu, beni meraklandıran, şaşırtan, kavranamaz ve düşünülemez olduğunu hissettiğim şeylerin etrafında dans etmek için bir deney odası olarak kullanıyorum.

Yapıtlarında, “insan bilgisinde çözülemeyen bir alan” olarak bilinçli bir şekilde bazı muğlaklıklar bırakmaya çalışıyorsun, lütfen bunu biraz açar mısın? Sahne ile seyirci arasında kurmaya çalıştığın ilişki nasıl bir ilişki?
Son yıllarda, önceki çalışmalarımda mevcut olan insandan-fazlasının (more-than-human) büyüsüne kapılarak, insandan-fazlasını basitçe şu bölge olarak tanımlamaya başladım: İnsan bilgisinin asla erişemeyeceği o yer. O bölge, o ufuk sadece orada görüşümüzün sonunda değil, aynı zamanda burada, bedenimize, psişemize, biyografimize ve tarihimize kadar uzanıyor. Her şeyde ve herkeste, her zaman, anlayamayacağımız, kontrol edemeyeceğimiz, kendimize mal edemeyeceğimiz bir fazlalığın mevcut olduğu fikri beni büyülüyor. Bu fazlalığın mevcudiyetini kaybetmemenin yollarını bulmaya çalışıyorum. Saygılı bir mevcudiyet. Bir bitki, bir taş, petrol vb. gibi benim için bilinmeyen, kökten farklı olana etik bir yaklaşım bulmaya çalışıyorum. İzleyiciyi de bu yolculukta yanımda götürmeye. Tiyatroda olmak her şeyi anlamak, her şeyi anlamlandırmak değil, ki bu zaten aynı zamanda sömürmenin bir biçimi; daha çok bedenlerin, fikirlerin, imgelerin karşısında, bu bilinmeyen fazlalık karşısında var olmanın yeni yollarını keşfetmek.
Önceki işin Vegetative State’de (Bitkisel Durum) insanlar ve bitkiler arasındaki diyalogun imkânsızlığını ele alarak bitkilerin zekası ve iletişim olanakları gibi kavramları inceliyorsun. İstanbul’u ziyaret edeceğin daha yakın tarihli çalışman How to Turn to Stone ise, merkezine “cansız” şeyler olarak taşları/kayaları alarak, “büyüme, ilerleme ve gelişme gibi kavramların egemen siyasi ve ekonomik çerçeveler için merkezi öneme sahip olduğu” mevcut yaşam retoriğine karşı farklı bir direniş biçimi öneriyor. Bu iki örnekte de gözlemlenebileceği gibi çalışmaların çoğunlukla insan-ötesi ya da post-antroposentrik tiyatro olarak değerlendiriliyor; biraz bu alana ilginden ve yaklaşımından bahseder misiniz? İnsan-ötesi veya post-antroposentrik tiyatroyu nasıl tanımlarsın?
Son yıllarda, bazılarının insan-olmayan dönemeç, post -beşeri bilimler vb. olarak adlandırdığı bir düşünce akımının fikirleriyle uyum içinde çalışıyorum. Genellikle eleştirel felsefe ve teoriden ilham alıyorum; sahneyi, dünyayı enine boyuna ve de evcilleştirilmemiş bir şekilde düşünmenin bir biçimini canlandırmak üzere bir yer olarak kullanmak fikri, düşünen bir şey olarak ya da bedenle düşünmek için bir şey olarak tiyatro fikri beni büyülüyor. Teoriyle başlıyorum ve sonra… Her şeyi çok sorumsuz bir şekilde altüst ediyorum. Doğrudan söylemek gerekirse, insan-olmayan dönemece ait düşünürler, insan-olmayan güçlerin (doğada, insan vücudunda, tarihte, siyasette, ekonomide, vb. faaliyet gösteren) faillik katkısını vurgulayarak, insan merkezli (anthropocentric) düşünceyi çürütmeyi amaçlayan çalışmalar geliştiriyorlar. Tüm post hümanistler, failliğin gramerini bir şekilde yeniden yazmaya çalışıyorlar. Bu, eylem gramerini yeniden yazmak demek.
Kimin ve neyin failliğe sahip olmasına izin verilir veya verilmez, kim ve ne eyleyebilir veya eyleyemez. İnsan-sonrası ya da insan-olmayan düşünce, aynı zamanda, büyük İ ile yazılan İnsan kavramına sert bir eleştiri getiren, bu İnsan evrenselinin nasıl kurulduğuna, gerçekte bu İnsan olanın kim olduğuna ve hangi pratikleri kullanarak kendi alanını oluşturduğuna, kendi alanını oluşturmak ve kendisini evrensel bir referans olarak kurmak için kimleri dışarıda bıraktığına bakarak onun normalleştirilmesini bozan bir pratik. Bu, güney açısından bakıldığında, insan-olmayan düşüncenin çok önemli bir yönü. “İnsan” kavramı, önemli sömürüleri ve dışlamaları sürdürmek ve haklı çıkarmak için işlev gördü. Sadece insan-olmayanlara değil, aynı zamanda insandan daha aşağı kabul edilen insanlara da.

Projelerin üzerinde çalışırken sanatsal ekibini (performansçılar, müzisyenler gibi) nasıl oluşturuyorsun?
Beni büyüleyen sanatçılarla çalışıyorum. Genellikle çok geniş sorularla yola koyuluyorum. Oyuncuların, dramaturgların, müzisyenlerin katkıları işimin bel kemiğini oluşturan şey.
İşinle karşılaşmadan önce İstanbul izleyicisine söylemek istediğin bir şey var mı?
İşe karşı sabırlı olmaları. Bir manzara resmine bakarken ki gibi.
*Bu söyleşi Art Unlimited dergisinin Eylül-Ekim 2022 sayısında yayımlanmıştır.
Manuela Infante, Kundura Sahne’de izleme şansı bulacağımız “Taşa Nasıl Dönülür?”de hümanist olmayan tiyatro üzerine denemeye devam ediyor ve her şeyin ölçüsü olarak insan fikrine karşı çıkıyor.
Gülin Dede Tekin – Argonotlar.com
Oyun ve senaryo yazarı, yönetmen ve müzisyen Manuela Infante insan merkezci teatral pratiklerle derdi olan, uzun yıllardır insan ve insan olmayan arasındaki sınırların nasıl üretildiğini araştıran ve yeni bir tiyatro arayışının peşine düşen, çağdaş tiyatronun önemli isimlerinden. Tiyatroyu yalnızca hikâyeler anlatmak için bir yer olarak değil, aynı zamanda bir tür somutlaştırılmış felsefe yapımı için bir laboratuvar olarak da gören ve anlamaya çalışan bir araştırmacı.
Manuela Infante’nin aynı zamanda 2019 yılında Estado Vegetal ve Realismo oyunlarıyla Venedik Bienali’ne davet edilen ilk Şilili tiyatrocu.
Infante Estado Vegetal’de bitki zekâsı, bitkisel ruh veya bitki iletişimi gibi kavramlarla doğayla kurduğumuz başarısız ilişkiyi işaret etmiş, Realismo’da nesneler hakkındaki kalıplaşmış fikirlerimizi sarsmış,
Metamorphoses’ta sesin yalnızca insana ait olup olmadığını sorgulatmıştı seyircisine.
Kundura Sahne’de izleme şansı bulacağımız Taşa Nasıl Dönülür?’de de hümanist olmayan tiyatro üzerine denemeye devam ediyor ve her şeyin ölçüsü olarak insan fikrine karşı çıkıyor. Projenin araştırma sürecinde karşı karşıya kaldığı gerçeklikler antroposen dünyada gezegeni ve insanı nasıl sömürdüğümüzü yeniden gösteriyor. Şili’deki maden bölgelerinde, bakır rafinelerinde ağır metallerle çalışan işçilerin âdeta taşlaştığını, öldükten sonra içlerinin bakır renginde yeşil çıktığını söylüyor mesela. Emekçi bedenlerin jeolojik oluşumlarla uyumunu ve onların üretme ve tükenme geçmişlerini yakından inceliyor.

Sahnedeki üç kişi metinler ve sesler eşliğinde taş hikayelerini anlatırken insanın dünyadaki en önemli şey olmadığını göstermeye çabalıyor, aşınmış hikayelerin parçalarını bir araya getirerek istifledikleri parçalarla çeşitli jeolojik manzaralar oluşturuyorlar. Başka birçok şey insandan daha önemli olabilir, doğa gibi ya da taşlar gibi. Doğmayan ya da ölmeyen sadece hacmiyle ‘kalan’ taşlar. “Dirençli ve neredeyse yok edilemez taşlar açısından dünya nasıl görünür?, Ya hiç doğmayan, asla büyümeyecek ve asla ölmeyecek olanı taklit etmeye çalışırsak?” sorularıyla kendi direnişini tiyatro sahnesinde yürütüyor.
4-5-6 Kasım tarihleri arasında Beykoz Kundura’da izleme şansı bulacağımız, tiyatroda insan istilacılığı olduğuna ve bunun artık son bulması gerektiğine inanan Infante’nın Taşa Nasıl Dönülür?’ü çağdaş tiyatrodaki arayışlara dair ufuk açıcı bir çalışma. Son yıllarda ağırlıklı metin tiyatrosu örnekleri izlediğimiz Türkiye tiyatrosunda farklılık arayanlar için de kaçırılmayacak fırsat.
*Bu yazı Argonotlar’da yayınlanmıştır.
Kundura Sinema’nın “60 Yaşında: Bond, James Bond” seçkisi Aralık’ta, 70’lerden Bond filmleriyle devam ediyor. “Live And Let Die” (1973), “The Man With The Golden Gun” (1974), “The Spy Who Loved Me” (1977) ve “Moonraker” (1979) filmleriyle seçkinin heyecanını artıracak Roger Moore, birçok Bond hayranı için ‘en iyi James Bond’ olmayı sürdürüyor.

14 Ekim 1927’de Londra’nın Stockwell bölgesinde Roger George Moore adıyla dünyaya geldi.
1940’ların sonlarında figüranlıkla başladığı oyunculuk kariyerinde ilk çıkışını, dönemin meşhur dizisi “Ivanhoe” (1958-1959) ile yaptı ve “The Alaskans” (1959-1960), “Maverick” (1959-1961) ile ekran başarısını sürdürdü.

Uluslararası alanda tanınırlığa “The Saint” (1962) adlı dizi ile ulaştı. Bu süreçte yapımcılar Bond rolü için iki kez kapısını çalmış olsa da, “The Saint” için imzaladığı ağır sözleşmeyi bozamadığı için teklifleri geri çevirmek zorunda kaldı.

“The Saint”in ardından oynadığı popüler dizi “The Persuaders!”daki maceraperest playboy Lord Brett Sinclair rolü onu Bond listesine geri soktu ve Sean Connery’nin emekliliğini açıklaması ile boşalan James Bond koltuğuna 1973’te oturdu.

Serinin üçüncü ve en yaşlı James Bond’uydu. İlk filmi “Live and Let Die”da 45 yaşındaydı, “A View to a Kill” ile veda ederken de 58…

Ian Fleming’in Bond’undan çok daha farklı bir Bond yarattı ve çok sevildi. 1970’lerin modern zevkine hizmet etmek için tasarlanan yeni Bond, ihtiyaç duyduğunda her zaman elinde bir numarası ya da aleti bulunan, tecrübeli, daha kibar ve mizah yeteneği de olan bir playboy’du artık.

Otobiyografisinde de şunları söyleyecekti: “Sean katil Bond’u, ben de aşık Bond’u oynadım.”

12 yıl boyunca yedi Bond filminde oynadı. Daniel Craig’den sonra, bu rolü en uzun soluklu sürdürmüş Bond aktörü unvanını koruyor.

Bond filmlerinden sonra, zamanını sinemadan çok UNICEF çalışmalarına ayıran Moore, 1991 yılında UNICEF İyi Niyet Elçisi olarak atandı ve Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye ilan edildi.
https://www.youtube.com/watch?v=LCm869P4TUA
1987’de Bond’un 25. yıl kutlaması ‘Happy Anniversary 007: 25 Years of James Bond’un sundu. 2010 yılında, Bond filmlerine göndermeler yapan “Kediler ve Köpekler: Kitty Galore’un İntikâmı” filminde Lazenby adlı kediyi seslendirdi.

2017’de kanser tedavisi gördüğü İsviçre’de 89 yaşında hayata veda etti.
Türk Kütüphaneciler Derneği‘nin düzenlediği “Kültürel Miras ve Kurumsal Bellekler: Örnek Uygulamalar” başlıklı webinar’da Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma’yı konuştuk.
Moderatörlüğünü Emre Hasan Akbayrak‘ın yaptığı ve Gaziantep Kent Arşivi Yöneticisi Ecem Tan’ın da konuşmacı olduğu webinar’da Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Sorumlusu ile Kundura Hafıza’nın 2015’ten bugüne uzanan yolculuğunu ve çok yakında açılacak Dijital Arşiv çalışmasını anlattı.
İlayda Güler – Bantmag*
James Bond filmlerinin formülize edilmiş bir açılışı olduğu malumunuz. Her film, orijinal tema müziğiyle birlikte akan kredilerle başlıyor. Bond şarkıları, hem izleyicinin az sonra karşılaşacağı aksiyonun tonunu belirlemesi hem de mevcut filmin geçtiği zamanın ruhuna hitap etmesi bakımından serinin gizli sosu aslında. Her yeni filmde merakla beklendiği, bir popüler kültür geleneğine dönüştüğü için bu sorumluluğu üstlenen müzisyenlerin yolculuklarında da önemli bir eşik atlamayı ifade ediyor. “60 yaşında: Bond, James Bond” seçkisinde yer alan filmleri, müzikleriyle birlikte masaya yatırdık.

Bond serüveninin ilk perdesi
8 Ekim’de izleyebileceğiniz; Terence Young yönetmenliğinde çekilen, Sean Connery başrollü ilk film Dr. No’da James Bond, kayıp bir İngiliz ajanının peşinden Jamaika’ya doğru yola koyuluyor. John Barry & Orchestra tarafından icra edilen imza tema müziği ise bol tekrarlı kompozisyonu, değişken gerilimi ve bünyede bıraktığı kozmik etkiyle hızlıca filmin içine çekiyor. Bu müziği kimileri, Peter Gunn’ın Henry Mancini bestesi olan tema parçasına getirdiği yorumla yıldızlaşan gitarist Duane Eddy ve Debussy’nin buluşması olarak yorumluyor.
Takvimler 9 Ekim’i gösterdiğinde Beykoz Kundura perdesinde, Türkiye’de çekilen ilk Bond filmi olan, 1963 tarihli From Russia with Love’ı (Rusya’dan Sevgilerle) izleyebileceksiniz. Kapalıçarşı, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya gibi duraklara uğrayarak 60’lar İstanbul’unda bir gezintiye çıkaran yapımın efsaneleşen müziği ise Matt Monro’nun kadife sesinden yankılanan, filmle aynı adı taşıyan “From Russia with Love”. Bir Bond filmi için üretilmiş ilk pop şarkısı olmasının yanı sıra ajanın bol aksiyonlu dünyasından bir miktar uzaklaştırıp romantik sulara yelken açtırıyor.

15 Ekim programındaki Goldfinger’da (Altınparmak) başrol yine Sean Connery’nin. Yönetmen koltuğunda Guy Hamilton’ın oturduğu bu 1964 yapımında Bond, bir nükleer felaketi önlemek için bir mücevher kaçakçısı ve Midas dokunuşuna sahip bir başkasıyla uğraşıyor. Filmin altın rengi açılış jeneriğinde duyduğumuz, Grammy adaylığına uzanmış “Goldfinger” şarkısı ise Shirley Bassey’nin güçlü sesi ve küt vokal yorumuna eşlik eden incelikli orkestrasyonuyla pırıl pırıl parlıyor.
Ertesi yıl vizyona giren Thunderball’da da (Yıldırım Harekâtı) SPECTRE örgütü tarafından kaçırılan bir bombardıman uçağından ele geçirilenlerin ABD ve İngiltere’de iki şehri yok etme tehdidine karşı mücadele ediyor Bond. Filmin; mavi, mor, kırmızı, yeşil sulara daldıran büyüleyici açılışına, John Barry’nin temasına yapılan dokunuşlara eklenmiş nefis Tom Jones vokalleriyle genişleyen “Thunderball” parçası eşlik ediyor. Baş döndürücü bir deneyim.
1967’ye tarihlenen, serinin beşinci filmi You Only Live Twice’ın (İnsan İki Kere Yaşar) senaryosu, Charlie and the Chocolate Factory’nin yazarı Roald Dahl’a ait. 23 Ekim’de izlenebilecek filmde Bond’un yolu Japon Gizli Servisi ile birlikte çalışmak üzere Tokyo’ya düşüyor. Patlayan volkanlar, akan lavlarla kavuran açılış jeneriğinde ise intro melodisiyle klasikleşen, John Barry ve Leslie Bricusse bestesini dinliyoruz. Rüyalar âlemine çağıran “You Only Live Twice”, Nancy Sinatra’nın dingin vokaliyle kasları gevşetiyor.
Bond seçkisi takviminde 29 Ekim’e yerleşen On Her Majesty’s Secret Service (Kraliçenin Hizmetinde), serinin tarihinde bir kırılma noktası çünkü 1969 yapımı filmin başrolünde Sean Connery yerine daha önce aktörlük deneyimi yaşamamış, Avustralyalı bir manken olan George Lazenby’yi görüyoruz. James Bond, Telly Salavas’ın performansıyla canlanan ezeli düşmanı Blofeld’in insanlığı yok edebilecek virüslerine karşı mücadele ediyor bu kez. “Ne eksik, ne fazla, sadece aşk” diyen sözleri ve Louis Armstrong’un çıtırtılı vokaliyle bünyede acı tatlı hisler bırakan “We Have All the Time in the World” şarkısı, hem gerçek aşkın bir kutlaması hem de yaklaşan bir sonun ayak sesleri.
Sean Connery’nin 007 James Bond olarak son kez geri döndüğü Diamonds Are Forever’da (Ölümsüz Elmaslar), adıyla müsemma bir elmas hırsızlığının ardındaki gizem çözülüyor. Bu işin de altından çıkan Blofeld’e bir intikam borcu olan Bond’a Goldfinger’ın ardından bir kez daha Shirley Bassey’nin tesiri yüksek vokali eşlik ediyor. 1971’e tarihlenen “Diamonds Are Forever”, Bond külliyatının en seksi şarkısı olarak anılıyor. Besteci John Barry’nin bir elmasın sekiz köşesini temsil eden sekiz notalı bir melodik döngü tasarladığına yönelik efsaneler de var. 3 Aralık’ta Beykoz Kundura’da izlenebilir.

Bambaşka bir Bond
Yeni bir Bond’la tanışma zamanı: Roger Moore. 1973 yapımı Live and Let Die’dan (Yaşamak İçin Öldür) itibaren uzun süre boyunca James Bond suretinde izleyeceğimiz aktör ilk macerasında, bir cinayeti aydınlatma girişimi esnasında kendini büyük bir uyuşturucu operasyonunun merkezinde bularak New York’un Harlem’ından Karayiplere doğru uzanıyor. 4 Aralık’ta MGM Stüdyoları’nca restore edilmiş kopyasını görebileceğiniz filmin alevlerle dolu açılış jeneriğinde kulaklara Paul McCartney’in, The Beatles’ın dağılmasının ardından eşi Linda ile birlikte kurduğu Wings grubundan, Oscar ve Grammy adaylığı almış “Live and Let Die” çalınıyor.
Serinin önceki müziklerinden anlaşılacağı gibi pek de rock düşkünü olmayan yapımcı Harry Saltzman, bu güç birliğini McCartney adının getirdiği ticari potansiyele dayanarak kabul etse de dinleyince sevmiş. Şarkının, ilk yayınından neredeyse 20 yıl sonra Guns N’ Roses yorumuyla ikinci baharını yaşadığını da hatırlatalım.
10 Aralık programında 1974 yapımı The Man with the Golden Gun (Altın Tabancalı Adam) bulunuyor. Bond tarihinin en etkileyici kötülerinden biri olan, Saruman’ımız Christopher Lee’nin performansıyla hayat bulan suikastçı Scaramanga’nın, İngiliz Gizli Servisi’ne üzerinde 007 yazılı altın bir mermi göndererek verdiği mesajla başlayan öykü, James Bond’un Hong Kong – Tayland hattındaki yolculuğuyla devam ediyor. Eşlikçi şarkısı “The Man with The Golden Gun”ın John Barry ve Don Black tarafından son teslim tarihine yetişmek için aceleyle yazıldığının, gülünç sözlerinden anlaşıldığı söylense de Lulu’nun tansiyonu değişken, eğlenceli yorumuyla dansa kaldırıyor.

1977 tarihli The Spy Who Loved Me (Beni Seven Casus), 11 Aralık’ta Beykoz Kundura perdesinde olacak. Bond’un bu seferki amacı, bir nükleer savaşı engellemek. Serinin ikonik kötülerinden Jaws ile tanıştığımız filmde James Bond, KGB ajanı Anya Amasova ile birlikte çalınan bir Rus denizaltısını bulmaya çalışıyor. Pek çoğunda olduğu gibi yine bir rüya atmosferi yaratan açılış jeneriğinde namlular üzerindeki dansa, Carly Simon’ın davetkar yorumuyla dinlediğimiz “Nobody Does It Better” eşlik ediyor.
60 yaşında: Bond, James Bond” seçkisinin son, serinin de 11. filmi olan Moonraker (Ay Harekâtı), 17 Aralık’ta izlenebilecek. Moonraker’da Bond’un görevi, Dünya’nın sonunu getirip uzayda üstün bir ırk için yeni bir yaşam inşa etme planları kuran, tahmin edilebileceği üzere Nazi kökenli bir milyardere dur demek. Filmin imza şarkısı ise “Goldfinger” ve “Diamonds Are Forever”ın ardından seriye üçüncü ve son Shirley Bassey dokunuşu olan “Moonraker”. Günler ilerledikçe daha az olası görünen bir aşkın hayali hakkındaki parçayı, bu kez uzayın farklı katmanlarında süzülen silüetler eşliğinde dinliyoruz açılış jeneriğinde.
11 filmlik tur tamamlandıktan sonra 24 Aralık’ta serinin ilki Dr. No, 25 Aralık’ta ise İstanbul’u mesken tutan ilk Bond yapımı From Russia with Love bir kez daha Beykoz Kundura’da olacak.
*Bu yazı Bantmag’da yayınlanmıştır.
Şilili oyun yazarı, yönetmen, senarist ve müzisyen Manuela Infante, 1980 yılında Santiago’da doğdu.
2004’te Şili Üniversitesi Tiyatro Okulu’ndan mezun oldu. Yüksek lisansını Amsterdam Üniversitesi’nin Kültürel Analiz alanında yapan sanatçı, karmaşık teorik konuların doğal anlatımlarını yaratmasıyla tanınıyor.

2002-2016 yılları arasında, Teatro de Chile grubuyla birlikte, Ulusal Kültürel Gelişim ve Sanat Fonu’nun (FONDARTS) daimi desteğiyle eserler yazdı ve yönetti.
Dört oyunu yayımlandı ve İngilizce ve İtalyancaya çevrildi. Çalışmaları ABD, Arjantin, Brezilya, Peru, Meksika, Almanya, İspanya, İrlanda, İtalya, Hollanda, İsviçre, Singapur, Kore ve Japonya’yı gezdi.

2015’te Şili’deki Ulusal Dramaturji Festivali’nin ilk kadın yönetmeni oldu.
2019’da iki oyunuyla davet edildiği Venedik Tiyatro Bienali’nde sahne alan ilk Şilili sanatçı oldu.

Tiyatronun yalnızca ‘hikâyeler anlatılan bir yer’ olmadığını, aynı zamanda, somutlaştırılmış felsefe yapımı için bir laboratuvar olarak da görüyor.
Son işlerinde, insan merkezli olmayan bir tiyatronun nasıl yapılacağını tasavvur eden sanatçı, insan kavramını post-kolonyal ve toplumsal cinsiyet perspektiflerinden sorgulayan çeşitli sahne stratejileri geliştiriyor.
2019’da, filozof Michael Marder ile nörobiyolog Stefano Mancuso’nun devrimci düşüncelerinden ilham alarak yazıp yönettiği oyunu “Estado Vegetal” (Bitkisel Durum), tamamen kadınlardan oluşan bir ekip tarafından yaratıldı. Bitkilerin kendi yaşamlarını geri almaya karar verdikleri bir senaryoyu hayal eden oyun, bitki zekası ve iletişim kavramlarını araştırırken, insanlarla bitkiler arasındaki diyalogun imkansızlığını inceliyor ve insan merkezli bir tiyatro öneriyordu.
Dünya festivallerini gezen ve Kasım’da Kundura Sahne’nin konuğu olarak Türkiye’de sahnelenecek son oyunu “Taşa Nasıl Dönülür?” (How to Turn to Stone), ‘taş’ın oyunu olsaydı nasıl olurdu sorusundan yola çıkıyor. Bir taşın gözünden dünyanın nasıl görüneceğini ve ‘hiç doğmayan, asla büyümeyecek ve asla ölmeyecek’ de olan taş’ı taklit etmeye çalıştığımızda olacakları, şaşırtıcı bir performansla ve ses-ışık tasarımıyla sahneye taşıyan oyun, seyirciye zihnini ve kalbini uyandıracak bir izleme deneyimi sunuyor.
Infante’nin hümanist olmayan tiyatro üzerine 2019’da Teatro a Mil Festivali kapsamında verdiği dersi Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz.
Latin Amerikan tiyatrosunun özgün seslerinden oyun yazarı ve yönetmen Manuela Infante’den insan merkezcilikten uzak ve hümanist olmayan tiyatro üzerine bir ders.
“Taşa Nasıl Dönülür?” adlı oyunuyla KunduraSahne’nin konuğu olarak İstanbul’a gelecek sanatçının 2019’da Teatro a Mil Festivali kapsamında verdiği masterclass, yalnızca tiyatro meraklıları için değil, felsefe ve psikoloji meraklılarına da kapılar açacak bir sohbet sunuyor.
TAŞA NASIL DÖNÜLÜR? / HOW TO TURN TO STONE?
4 Kasım 2022, Cuma / 21:00
5 Kasım 2022, Cumartesi / 19:00
6 Kasım 2022, Pazar / 17:00
MANUELA INFANTE Şilili tiyatro yönetmeni, oyun yazarı, senarist ve müzisyen. Amsterdam Üniversitesi’nde Kültürel Analiz dalında yüksek lisansını tamamladı. 2002-2016 yılları arasında Teatro de Chile grubuyla birlikte projeler üretti, Şili Sanat Fonları’nın daimi desteğiyle eserler yazdı ve yönetti. 2019 yılında “Estado Vegetal” ve “Realismo” oyunlarıyla Venedik Bienali’ne davet edilen ilk Şilili tiyatrocu oldu.
MASTERCLASS: Manuela Infante
2019, İspanyolca, Türkçe altyazılı, 62’
Yapım: La Copia Feliz Prodüksiyon | Takım: LAB Escénico, Teatro a Mil Vakfı