Beykoz Kundura’nın restorasyonuyla büyüleyen disiplinlerarası sahnesi Kundura Sahne’de yeni sezon 3 Kasım’da başlıyor. Dünya sahnelerinden özgün projeleri İstanbul’da ağırlayan programıyla tiyatro ve dans tutkunlarının gözde adresi olan Kundura Sahne, Türkiye ve Portekiz ortak yapımı dans projesi “Never Odd Or Even” ile 2023-2024 sezonunu açıyor.

3 Kasım Cuma akşamı Kundura Sahne’de Türkiye prömiyerini yapacak “Never Odd Or Even”, 2003 yılında kurdukları Taldans ile yakından tanıdığımız Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan ile 2006 yılından beri birlikte çalışan Portekizli sanatçı ikilisi Sofia Dias ve Vítor Roriz’i aynı sahnede buluşturuyor.
Dördü de konuşma, ses, hareket ve jest arasındaki ilişkilere ilgi duyan ve kesinlik, minimalizm, dil ve soyutlamaya karşı ortak merak geliştiren sanatçılar, bu konulara bireysel veya ikili olarak farklı pencerelerden bakabilmenin zenginliğini de ortaya koyuyorlar. On yılı aşkın bir zamandır neredeyse yalnızca kendi partnerleriyle çalışan ikili sanatçıların ortak bir üretimle yarattıkları “Never Odd Or Even”, mahrem bir dünyanın kapılarını aralarken; uzun yıllar boyunca birlikte üretmenin, paylaşılan bir yalnızlık deneyimi olduğunu da keşfediyor.

Sanatçıların beş yıl boyunca birbirlerini izleyerek, dinleyerek ve gözlemleyerek ürettikleri ve bu yaratım sürecini seyirciyle paylaştıkları performans, iki farklı ülkede yaşama deneyimlerinden de yola çıkarak ikiliklerdeki sanatsal, sosyal ve politik yansımaları da anlamaya çalışıyor.
NEVER ODD OR EVEN
Filiz Sızanlı, Mustafa Kaplan, Sofia Dias, Vítor Roriz
Türkçe ve İngilizce; Türkçe ve İngilizce üst yazılı, 70’
NEVER ODD OR EVEN, Türkiye ve Portekiz’den iki koreograf ikilisi arasında bir işbirliği projesidir. Türkiye’den Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan ile Portekiz’den Sofia Dias ve Vítor Roriz’i buluşturan proje, on yıldan fazla süredir neredeyse yalnızca partneriyle çalışan bu iki çiftin, bu kadar uzun süre birlikte çalışmanın aynı zamanda paylaşılan bir yalnızlık deneyimi olduğunu göstermesidir. Birbirinden farklı yaratıcı yaklaşımlara ve deneyimlere sahip olmalarına rağmen bu iki çift, kesinlik, minimalizm, dil ve soyutlamaya karşı aynı ilgiye sahip olup, söylenen söz, ses, hareket ve jest arasındaki etkileşimlere karşı artan bir ilgi duyuyor. NEVER ODD OR EVEN’da, her ikili ve her beden arasında benzerlik güçlü bir çekiciliğe sahip olsa da koreograflar aynı zamanda onları neyin farklılaştırdığıyla ve bir distorsiyon arayışında bu farklılıkların nasıl vurgulanacağıyla ilgileniyorlar. Ancak bu ikililerin her birinin kendisini “bilinmeyen” bir bölgeye kaydırması için dörtlünün kolektif enerjisiyle hala yapılacak çok şey var…
Ortak Yönetim ve Performans: Filiz Sızanlı, Mustafa Kaplan, Sofia Dias, Vítor Roriz
Işık tasarım ve Teknik Yönetim: Cárin Geada
Sahne ve Kostüm Tasarım: Ângela Rocha
Ses: Sofia Dias
Yönetim ve Dağıtım: Vítor Alves Brotas
Yapım: Agência 25
Ortak Yapımcılar: Théâtre de la Ville, São Luiz Teatro Municipal, Alkantara Festival, La Briqueterie, Teatro Viriato, CCN Nantes, Teatro Municipal do Porto /Festival DDD – Festival Dias da Dança
Destek: Fundação Calouste Gulbenkian, Casa-Atelier – Fundação Arpad Szenes – Vieira da Silva, Câmara Municipal de Lisboa, Polo Cultural Gaivotas | Boavista
Teşekkürler: Leonor Carpinteiro
“Onun büyüsünü, filmlerini göstermekten başka nasıl tarif edebiliriz ki?” Mart ayı boyunca Pazar günleri Kundura Sinema’da canlı müzik eşliğinde gösterilecek Sinemanın Öncü Kadınları: Asta Nielsen programının küratörü Pamela Hutchinson’ın kaleminden ‘Die Asta’!

Bir Alman kartpostalında Asta Nielsen.
Asta Nielsen sessiz film döneminin en büyük kadın oyuncusuydu. Aynı zamanda çok ünlüydü, ilk uluslararası film yıldızlarından biriydi. Dünyanın dört bir yanından seyirciler; ihtişamın, modernliğin, sofistikeliğin, kültürün ve çift cinsiyetliliğin simgesi olarak ona tapıyorlardı. Ama tüm bunları söylemesi kolay. Asta Nielsen’in çığır açan sinema kariyerini tüm görkemiyle anlayabilmek için, onu bir yıldıza dönüştüren filmleri ve içlerinde en muhteşemleri de olan, bir yıldıza dönüştüğü için yaptığı filmleri görmemiz gerekir.
Nielsen 1881’de Kopenhag’ın işçi sınıfı semtlerinden birinde doğdu. Ciddi anlamda yoksulluk içinde büyüse de hayali hep sahneye çıkmaktı. Çok genç yaşta bir çocuğu oldu ama çocuğun babasıyla evlenmeyi reddetti – o, başka bir hayatın hayalini kuruyordu çünkü. Bir oyuncu olarak iş buldu, ancak Danimarka sahnesi ona arzuladığı fırsatları sunamıyordu; bir arkadaşı ona, yeteneklerinin boyutunu tiyatro dünyasına göstermesi adına birlikte bir film çekmeyi önerdiğinde de, Nielsen bu fırsatı hiç düşünmeden kabul etti.
Bahsi geçen arkadaş, 29 yaşındayken Nielsen’ın sinema kariyerini başlatan ilk kışkırtıcı filmi The Abyss/Uçurum‘un (1910) yazarı ve yönetmeni Urban Gad‘dı. Gad, Nielsen’ın sinema alanında ortak iş ürettiği ilk kişiydi ve bir süre sonra ilk eşi de oldu. Nielsen’in sinemaya ilk adımında yarattığı etkiyi anlamak için, şehvetiyle kötü nam salmış Gaucho dansını sergilediği, duygusal açıdan yoğun bu filmi de gösteriyoruz. El değmemiş bir yeteneğe sahip olan Nielsen’ın hiçbir utangaçlığı yoktu ve kameranın bakışıyla anında bağlantı kurabiliyordu. Filmde kimsenin yapamadığı şekilde duyguları harekete geçirebiliyordu. Filmin yürek parçalayıcı finali çekildiği sırada stüdyodan geçen Danimarkalı yönetmen Benjamin Christensen’ın Asta’nın performansını izlemek için duraksadığı ve “İşte şimdi sinema sanata dönüştü” dediği söylenir. Nielsen, modern kamera önü oyunculuğunu icat etme misyonuna, vazifesi ve arzusu arasında sıkışıp kalmış bir kadının bu ham tasviriyle başladı.

Fotoğraf: DFI Det Danske Filminstitut
Uçurum’u, Danimarka’da çektiği ilk filmlerinden bir diğeri olan ve Nielsen’ın büyüleyici bir performans stilini, herkesten farklı ve cazibeli bir estetik anlayışını ve melodram türündeki hâkimiyetini nasıl bu kadar çabuk geliştirdiğini ortaya koyan The Black Dream / Kara Rüya (1911) melodramı ile birleştiriyoruz. Bu filmde biri genç ve yakışıklı, bir diğeri yaşlı, zengin ve son derece kıskanç olan iki talibin kur yaptığı bir sirk sanatçısını oynuyor. Asta’nın karakteri, gerçekten sevdiği adamı kurtarmak için her yola başvuruyor.

Fotoğraf: Friedrich-Wilhelm-Murnau-Stiftung
Nielsen’in yaramaz bir yanı da vardı; bunu anlatabilmek için de, filmlerinin pek çoğunu çektiği Almanya’ya taşındıktan sonra yaptığı, ezber bozuculuğuna rağmen çok popüler de olan cross-dressing komedilerinden birkaçını da gösteriyoruz. Zapata’s Gang / Zapata’nın Çetesi’nde (1913/14), bu sefer İtalya’da gerçek mekânlarda çekimleri olan bir oyuncuyu canlandırıyor. Birtakım haydutlar oyuncuların kostümlerini çalınca, Asta doğaçlama yapmak zorunda kalır ve öyle ikna edici bir hırsız kral olur ki, bir kadın hayranı bile olur.

Fotoğraf: DFI Det Danske Filminstitut
The ABC of Love / Aşkın Alfabesi’nde (1916), sevgilisinin erkeksi olmamasından yakınan ve ona centilmen bir sevgilinin nasıl davranması gerektiğini göstermek için son derece şık bir frak giyerek erkek kılığına giren ve bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalan genç bir kadını canlandırıyor. Weimar sinemasında birçok kadın oyuncu karşı cinsten karakterleri canlandırmış olsa da, Nielsen muzip enerjisi ve ince, çarpıcı fiziği ile en başarılı olanlardan biriydi.

Fotoğraf: DFF Deutsches Filminstitut & Filmmuseum e.V.
Nielsen’in oğlan çocuklarını hatırlatan halinin en dramatik ifadesi, Hamlet‘in (1921) gösterişli, uzun metrajlı bir uyarlaması olan başyapıtında kendini gösterir. Bu filmin, orijinal metnin dışına çıktığı en büyük durum, diyalog olmadan Shakespeare oynamak değildi. Nielsen tahta çıkma sırasını korumak için hayatı boyunca asıl cinsiyet kimliğini gizleyen, Danimarka prensi taklidi yapan bir prensesi canlandırıyor. Bu versiyonda, Hamlet’in Danimarka sarayında kendini yalnız hissetmek için özel bir nedeni vardır ve bilhassa Ophelia ve Horatio ile olan ilişkileri, sakladığı bu sır yüzünden karmaşık bir haldedir.
Bu filmden sonra Nielsen’in muhteşem performansına asla aynı gözle bakamayız. Genç bir (kadın) varis rolünde siyah taytı ve peleriniyle ikonik bir görüntü çizer. Close-Up dergisi’nin ifadesiyle de, ”siyah saplı, beyaz bir çarkıfelek”tir. Nielsen sanki bu rolü oynamak için yaratılmıştır. Trajedilere yaraşır düzeyde etkileyici bir yas tasviri sunarken oyunun manik sahnelerinde ise komediye olan yatkınlığından güç alır.

Fotoğraf: Eye Filmmuseum
Programı, Alman seyircilerin 1920’lerde “Die Asta” olarak benimsediği bu kadının çok özel iki filmiyle sonlandırıyoruz. 1913 yapımı uzun metrajı The Film Primadonna / Filmlerin Primadonnası’ndan geriye kalmış parçada, Nielsen’ı kendinin kurgusal bir versiyonunu oynarken izliyoruz: büyük bir yıldız, yapımcı ve aşık.

Fotoğraf: DFI Det Danske Filminstitut
1922 tarihli ve en iyi işlerinden biri olmasına rağmen gösterimi çok az yapılmış The Decline / Düşüş’te ise, Nielsen, kendini aşk için mahveden büyük ve ihtişamlı bir yıldız rolünde karşımıza çıkıyor. Nielsen ilerleyen yıllarda, ilk dönemlerindeki ihtişamı reddetti ve beyazperdede pahalı kostümler ve ağır makyajın ardına saklanmayan, gerçek yaşında, kırılgan bir kadın olarak boy gösterdi. Düşüş’ün trajik dönüm noktası gibi birçok sahnede, onu yıldızlığa taşıyan sınırsız ve su götürmez yeteneğini bizlere yeniden hatırlattı. Bu filmde hem film yıldızı ve oyuncu, hem de aşık ve trajedilerin kadını rollerine giriyor ve kendi hayatının onu fakirlikten zenginliğe taşıyan imkânsız gidişatını tersine çeviriyor. Kariyerindeki en güçlü performanslarından biri kesinlikle!

Asta Nielsen, 1966. Fotoğraf: Tage Nielsen-Scanpix
‘Die Asta’nın büyüsünü, onun filmlerini göstermekten başka nasıl tarif edebiliriz ki? Yalnızca kelimelerle olacak iş değil. Macar eleştirmen Béla Belász’a göre, Nielsen’ın filmlerdeki performansı başlı başına yeni bir dil üretiyordu: “Sinematografideki gelişmeler ilk jest sözlüğümüzü bir araya getirmemize olanak sağladığında, Asta Nielsen’in jest konusundaki kelime haznesinin boyutlarını tartabilecek konumda olabileceğiz”.
Pamela Hutchinson: İngiltere’nin güney kıyısında yaşayan bağımsız eleştirmen, küratör ve film tarihçisidir. Sight and Sound, Criterion, Indicator, The Guardian ve Empire gibi yayınlara yazıyor ve düzenli olarak BBC Radyo’ya yorumlarıyla katılıyor. “Pandora’s Box” ve yakında yayımlanacak “BFI Film Classics on The Red Shoes” kitaplarını yazmış, çoğu sessiz film üzerine hazırlanmış birçok derlemede denemeleri yayımlanmıştır. BFI Southbank için “Marlene Dietrich: Falling in Love Again” ve “In the Eyes of a Silent Star: The Films of Asta Nielsen” film programlarının küratörlüğünü yapmış; Christina Newland ile birlikte, ülke çapında gösterilen “Pre-Code Hollywood: Rules are Made to be Broken” adlı tur programını hazırlamıştır. Halen Sight and Sound’un Haftalık Film Bülteni’nin editörlüğünü yapmakta ve sessiz sinemaya dair geniş bir külliyat sunan web sitesi SilentLondon.co.uk‘a devam etmektedir.
Erken sinemanın ilk uluslararası yıldızı Danimarkalı oyuncu ve yapımcı Asta Nielsen’ı keşfe ve hatırlamaya davet eden “Sinemanın İlk Divası: Asta Nielsen” adlı sessiz film seçkisi, 1921 yapımı “Hamlet” ile Kundura Sinema’da başlıyor. Nielsen’i Danimarka prensi Hamlet rolünde izleyeceğimiz film, 21 Ekim Cumartesi günü saat 16:30’da seyirciyle buluşacak. Alman Film Enstitüsü ve Film Müzesi (DFF) tarafından restore edilmiş kopyasıyla gösterilecek 102 yaşındaki bu kült film, caz efsanesi Okay Temiz’in canlı müziği eşliğinde perdede yeniden hayat bulacak.

Beyazperdenin ikinci ‘kadın Hamlet’i
Svend Gade ve Heinz Schall’in birlikte yönettikleri “Hamlet”, William Shakespeare’in ünlü oyun karakterinden ve Edward P. Vining’in 1881 tarihli “The Mystery of Hamlet” adlı kitabından esinleniyor. Annesinin taht entrikaları yüzünden erkek kılığına girmeye zorlanan bir prensesin hikâyesini konu alan film, Horatio’ya gizli tutkusu olan ve aşkı için Ophelia ile rekabet eden sıradışı bir Hamlet portresi çiziyor. Sarah Bernhardt’tan sonra beyazperdede Hamlet’i canlandıran ikinci kadın oyuncu olarak da tarihe geçen Asta Nielsen, dokunaklı performansıyla büyülerken, siyah taytı ve peleriniyle sinemanın en ikonik karakterlerinden birini yaratıyor.
Dünyaca ünlü caz müzisyeni Okay Temiz’in canlı performansı eşliğinde 21 Ekim Cumartesi günü saat 16:30’da gösterilecek “Hamlet”, film ve müzik tutkunları kadar tiyatro meraklılarını da Kundura Sinema’ya bekliyor.

Asta Nielsen was the greatest actress of the silent film era. She was hugely famous too, one of the first international film stars. Audiences around the adored her as an icon of glamour, modernity, sophistication, culture and androgyny. But it is very easy to say these things. To share the glories of Asta Nielsen’s groundbreaking career on film, we have to show the films that made her a star, and the films that she made because she was a star, the most wonderful of them all.

Bir Alman kartpostalında Asta Nielsen.
Nielsen was born in a working-class district of Copenhagen in 1881. She grew up in serious poverty, but she dreamed of a life on the stage. She had a child when she was very young, but refused to marry the father – she dreamed of a different life. She found work as an actress, but the Danish stage could not offer her the opportunities she craved, so when a friend suggested that they make a film together, to show the theatre world the scale of their talent, Nielsen jumped at the chance.
Her friend was Urban Gad, writer-director of Afgrunden/The Abyss, Nielsen’s incendiary debut, which launched her film career when she was 29 years old. He was her first collaborator in the cinema and he would become her first husband too. We are showing this emotionally intense drama, in which Nielsen performs her notoriously sensual Gaucho dance, to show the impact she made in her first film. Nielsen has a reserve of untapped talent, a lack of inhibitions and an instant connection with the camera’s gaze. She could evoke emotion on film like no one else. Walking through the film studio as Asta shot this film’s heartrending finale, the Danish director Benjamin Christensen is said to have paused to watch her perform and say: “Now, cinema is an art.” Nielsen began her mission to invent modern screen acting with this raw portrayal of a woman caught between duty and desire.

Den sorte Drøm (The Black Dream), 1911. Photograph: DFI Det Danske Filminstitut
We are pairing Afgrunden with another of her first Danish films, the melodrama The Black Dream, which shows how Nielsen so immediately cultivated a mesmerising performance style, a distinctly glamorous aesthetic and a mastery of melodrama. Here she plays a circus performer courted by two suitors, one young and handsome, one old, rich and terribly jealous. Asta’s character goes to extreme lengths to save the man she truly loves.

Zapatas Bande (Zapata’s Gang), 1913/14. Photograph: Friedrich-Wilhelm-Murnau-Stiftung
There was a mischievous side to Nielsen too, so we are showing a couple of the subversive, though very popular, cross-dressing comedies that she made after moving to Germany, where she made most of her films. In Zapatas Bande (1913/4) she, as she often did, played an actress – this time on a location shoot in Italy. When bandits steal the cast’s costumes, Asta is forced to improvise and she makes such a convincing robber king that she gains a female admirer.

Das Liebes ABC (The ABC of Love), 1916. Fotoğraf: DFI Det Danske Filminstitut
In The ABC of Love (1916), she plays a young woman so dismayed by her unmanly beau that she dons male drag, a very handsome dress suit in fact, to show him how a gentleman lover should behave, with unruly consequences. Many actresses in Weimar cinema played with cross-dressing; Nielsen, with her puckish energy and slim, striking physique, was one of the most successful.

Hamlet, 1921. Fotoğraf: DFF Deutsches Filminstitut & Filmmuseum e.V.
Nielsen’s boyish side found its fullest dramatic expression in her masterpiece, a lavish, feature-length adaptation of Hamlet. Playing Shakespeare without the dialogue is not the greatest liberty that this film takes with the original text. Nielsen plays the Danish prince as a princess, who has been concealing her true gender her entire life to maintain the line of succession. In this version, Hamlet has a special reason to feel isolated within the Danish court, and her relationships with Ophelia and Horatio, in particular, are complicated by her secret. You’ll never look at the Nielsen’s performance is magnificent. She cuts an iconic figure in black leggings and a cloak as the young heir(ess): Close-Up magazine decribed her appearance as “a white passion flower on a black stalk”. Nielsen appears born to play this part. She offers a moving portrayal of grief that befits the tragedy as well as leaning on her comic talents for the play’s manic scenes.

Die Film-Primadonna (The Film Primadonna), 1913. Fotoğraf: Eye Filmmuseum
To conclude our month with the woman that German audiences in the 1920s embraced as “Die Asta”, a very special double-bill. In a fragment of a film from 1913, The Film Primadonna, we see Nielsen playing a fictionalised version of herself: the great star, producer and lover.

Der Absturz (The Decline), 1923. Fotoğraf: DFI Det Danske Filminstitut
Then in a feature film from 1922, one of Nielsen’s best, but still rarely screened films, we see Nielsen playing a great and glamorous star who destroys herself for love. In later years Nielsen rejected the glamour of her early years and appeared on screen as an older woman, vulnerable, not hiding behind an expensive wardrobe and heavy makeup. In scenes such as the tragic climax of Der Absturz she reminds us of the immense, and undeniable talent that created her stardom. In this film she embodies both movie star and actress, lover and tragedienne, and she reverses the impossible rags-to-riches trajectory of her own life. It is one of the most powerful performances of her career.

Asta Nielsen, 1966. Fotoğraf: Tage Nielsen-Scanpix
How else can we describe the magic of Die Asta, except by showing her films? Words alone cannot do it. For Hungarian critic Béla Belász, Nielsen’s film performances spoke an entirely new language: “Only when advances in cinematography enable us to assemble our first gesture lexicon will we be in a position to gauge the extent of Asta Nielsen’s thesaurus of gestures.” I hope you can join us to learn your ABC of Asta Nielsen.
Pamela Hutchinson: She is a freelance critic, curator and film historian, based on the south coast of England. She writes for Sight and Sound, Criterion, Indicator, the Guardian and Empire and she regularly appears on BBC radio. Her publications include BFI Film Classics on The Red Shoes (forthcoming) and Pandora’s Box, as well as essays in several edited collections, mostly on silent film. She has curated film seasons including Marlene Dietrich: Falling in Love Again and In the Eyes of a Silent Star: The Films of Asta Nielsen for the BFI Southbank and the nationwide touring programme Pre-Code Hollywood: Rules are Made to be Broken, with Christina Newland. She also edits Sight and Sound’s Weekly Film Bulletin and her website SilentLondon.co.uk is devoted to silent cinema.
Hayranları arasında Akira Kurosawa, Martin Scorsese, Roman Polanski gibi yönetmenlerin de bulunduğu 1960 yapımı gerilim klasiği “Kızgın Güneş” (Plein Soleil, 1960), restore kopyasıyla Bir Yaz Gecesi Festivali’nde. Edebiyat tarihinin en rahatsız edici karakterlerinden biri olan Tom Ripley’e Alain Delon’un hayat verdiği filmi mercek altına aldık.
KUNDURA BLOG | MERCEK
Çağdaş polisiye edebiyatın kraliçesi Patricia Highsmith’in “The Talented Mr. Ripley” (Yetenekli Bay Ripley, Can Yayınları) adlı romanından uyarlanan “Kızgın Güneş”, zekice kurgusu ve sürprizlerle dolu senaryosuyla seyirciyi diken üstünde tutan bir gerilim klasiği.
Fransa ve İtalya ortak yapımı olan film, “The Battle of the Rails” (1946), “Forbidden Games” (1952), “Gervaise” (1956), “Paris Burning” (1966) gibi klasiklerin de yaratıcısı Fransız yönetmen René Clément’in imzasını taşıyor. Senaryosunu, “Les biches” filmiyle de tanıdığımız Paul Gégauff ile birlikte yazan Clément, romanının ürkütücü atmosferini ustalıkla perdeye aktarıyor.

Alain Delon’un baştan çıkarıcı performansıyla da kültleşen film, hırslı ve kurnaz bir genç olan Tom Ripley’i odağına alıyor. Amerikalı varlıklı bir aile tarafından görevlendirilen Ripley, İtalya’da gününü gün eden hovarda oğulları Dickie’yi evine dönmesi için ikna edecektir. Entrikalarla yakınlaştığı bu genç adamın bolluk içindeki hayatını gıptayla izleyen Ripley, takıntılı bir arzuyla Dickie olmak isteyecek ve bunun için bir sonraki adıma geçmekten çekinmeyecektir.
Tom, yalanlar, entrikalar ve tehlikeli durumlarla dolu bir dünyada ilerlerken izleyiciyi de gerilim dolu bir yolculuğa çıkıyor. Film, suç, kıskançlık, ihanet ve kimlik değiştirme gibi temaların etrafında dolaşırken; suçun insan psikolojisi üzerindeki etkilerini ve bir kişinin ne kadar ileri gidebileceğini sorgulayan etkileyici bir karakter çalışması da sunuyor.

60’lar ve 70’lerin seks sembollerinden Alain Delon, filmde henüz 25 yaşında ve Ripley performansıyla kariyerinin ilk büyük çıkışını yakaladı. Edebiyat tarihinin en rahatsız edici karakterlerinden birine getirdiği derinlik, sonrasında Ripley’i canlandıracak Dennis Hopper, John Malkovich ve Matt Damon gibi aktörlere de ilhâm oldu.

Dönemin popüler Fransız şarkıcılarından Marie Laforêt, sinema kariyerini başlatan filmde Marge Duval’ı canlandırıyor. 1960’lı yıllarda şöhretinin zirvesinde olan ve özellikle “Ivan, Boris et moi”, “Mon amour, mon ami”, “Manchester et Liverpool” gibi şarkılarıyla da hatırlanan Laforêt, filmin elde ettiği başarıyla sinema kariyerini 90’ların sonuna dek sürdürdü.

1962’de Mystery Writers of America tarafından En İyi Yabancı Film Senaryosu dalında Edgar Ödülü kazanan film, eleştirmenler tarafından da övgüyle karşılandı. Roger Ebert, üç yıldız verdiği “Kızgın Güneş” için, “Patricia Highsmith’in romanının gerilimini ustalıkla yansıtan büyüleyici bir film yapmış” yorumunda bulunurken; Peter Travers de, “Hem görsel hem de anlatısal olarak şaşırtıcı. Gerilimi sürekli artırırken, güzel İtalyan sahneleriyle de büyülüyor” demişti. James Berardinelli, Tüm Zamanların En İyi 100 Filmi listesine dahil ettiği filme dört yıldız vermiş ve “uzman kamera çalışması ve keskin yönetimi” için René Clément’i övmüştü.
Eleştirmenlerin ortaklaştığı bir diğer nokta Alain Delon’un genç yaşında gösterdiği ustalıklı performanstı. Newsweek’ten David Ansen, Delon’u “karizmatik ve rahatsız edici” sözleriyle nitelerken, The New York Times’tan Vincent Canby de aktöre “çarpıcı ve manyetik” ifadelerini uygun bulmuştu.

Filmin Henri Decaë’nin elinden çıkma görüntüleri ise ayrıca muazzamdır. Güneşli ve ‘dolce vita’ İtalya sahneleriyle başlayıp, klostrofobik ve gerilim dolu anlara evrilen görüntü yönetimi, romanın atmosferini başarıyla perdeye taşır. Kullanılan renkler, ışıklandırma ve gölgeler, sahnelerin duygusal ve gerilim dolu hislerini etkili bir şekilde vurgular. Bütün bunlara César ödüllü Françoise Javet imzalı zekice kurgusu da eklenince “Kızgın Güneş”, gerilim türünün sarsılmaz klasiklerinden birine dönüşüyor.
“Kızgın Güneş”i unutulmaz kılan bir diğer unsur da, Nino Rota’nın duygusal tonu artıran müzikleridir hiç kuşkusuz. Fellini filmlerinde olduğu kadar sıklıkla duymasak da Rota’nın sessizce, fark edilmeden dahil olan müziği filmin ürkütücülüğünü artırır.

Ripley, Delon’dan sonra dört farklı aktör tarafından daha canlandırıldı. Üçüncü roman “Ripley’nin Oyunu” (Ripley’s Game), Wim Wenders’ın neo-noir yorumuyla 1977’de “Amerikalı Arkadaş” (The American Friend) adıyla uyarlanırken, 2022’de Liliana Cavani’nin “Ripley’in Cinayetleri” (Ripley’s Game, 2022) filmine kaynak olur. Ripley’i ilkinde Dennis Hopper, 2022’de de John Malkovich oynar.

1999 yılında İngiliz yönetmen Anthony Minghella’nın ilk romandan uyarlanan ve “Kızgın Güneş” ile karşılaştırılan filmi “Yetenekli Bay Ripley”de (The Talented Mr. Ripley), Ripley’i Matt Damon, Dickie’yi Jude Law, Marge rolünü de Gwyneth Paltrow canlandırır.
İkinci romana dayanan ve Barry Pepper’ın Ripley’i oynadığı 2005 yapımı “Ripley Yeraltında” (Ripley Under Ground), şimdilik sinemanın son Ripley uyarlamasıdır.
Sinema eleştirmeni Nandini Ramnath, scroll.in için yazdığı yazıda, Ripley aktörlerini karşılaştırır ve “Damon ve Hopper, Tom Ripley’in acımasızlığını ve hırsını yansıtmada başarılı olsa da, Delon, onun büyüleyiciliğini zahmetsizce yakalıyor” diye yazmıştır.

Patricia Highsmith’e gelince… Onun filmin hakkındaki düşünceleri karışıktı. Alain Delon’u Tom Ripley rolünde “mükemmel” olarak değerlendiren yazar, filmi genel olarak “göz için çok güzel ve zihin için ilginç” olarak tanımlamıştı.

Film, 2012 yılında StudioCanal’ın Immagine Ritrovata laboratuvarına verdiği fonla restore edildi ve restore kopyası ilk kez 2013 Cannes Film Festivali’nde Onur Konuğu olan Alain Delon’un kariyerine saygı amacıyla gösterildi.
Bugün bile sıkı bir hayran kitlesine sahip film, Akira Kurosawa, Billy Wilder, Roman Polanski, Martin Scorsese gibi yönetmenlerin favori filmler listesinde yer alıyor. Polanski, 1962’de çektiği ilk uzun filmi “The Knife in the Water”da “Kızgın Güneş” ten etkilendiğini söylerken, Martin Scorsese de filmin restorasyonuna maddi destekte bulundu.

Ve finali, filmin hoş sürprizi, Romy Schneider‘in kısacık da olsa göründüğü sahneyle yapalım.
7 Ağustos Pazar akşamı Bir Yaz Gecesi Festivali’nde restore kopyasıyla izleyebileceğiniz “Kızgın Güneş” için detaylar ve biletler buradaki linkte.
Sinemanın ilk uluslararası yıldızı ve slapstick komedinin unutulmaz Fransız aktörü Max Linder’ın son filmi de olan “Sirkin Kralı” (King of the Circus, 1924), kapsamlı restore kopyasıyla Bir Yaz Gecesi Festivali’nde. Islandman’in canlı performansı eşliğinde gösterilecek film, Charlie Chaplin’in dört yıl sonra çekeceği komedi klasiği “The Circus”un da öncülü sayılıyor.

Pamela Hutchinson – silentfilm.org*
Max Linder, intiharından önce tamamladığı “Sirkin Kralı”nda (King of the Circus), çocukluk hayalini gerçekleştiriyor. Çok küçük yaşlarından beri, ailesinin işini devralarak bağcılık yapması bekleniyordu ondan. Yıllar sonra, “Benim için hiçbir şey, üzüm bağlarıyla dolu bir hayat fikrinden daha üzücü olamazdı” diye yazacaktı. Onun hayâl gücünü harekete geçiren şey, performansın heyecanıydı. Şehre nadiren uğrayan büyük çadırlı sirklere ve gezici tiyatro topluluklarına bayılıyordu. Özellikle yıllık festivaldeki korkunç Grand Guignol gösterilerini çok seviyordu. Ve sonunda Linder, 40 yaşında ve Avusturya’daki bir film stüdyosunda, evden kaçıp bir sirke katılma fırsatını yakaladı.
“Sirkin Kralı”nın çekimleri Aralık 1923’te Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Vita-Film stüdyolarında başladı. Filmde Linder, trapez sanatçısına aşık bir genç aristokratı canlandırıyor, ancak onunla evlenme şansını elde edebilmek için sirk becerilerinde ustalaşması gerekiyor. Kalabalıkları kahramanca bir gösteriyle etkileyebilmek için karmaşık bir hile planlar, ancak son dakikada durumlar gerçekten bunu yapmasını gerektirir.

Bu noktada Charlie Chaplin’in daha sonra çekeceği filmi “The Circus” (1928) ile karşılaştırmalar kaçınılmazdır – Linder’ın sarhoş kontunu Little Tramp ile değiştirin, hikâyelerde birçok ortak nokta olduğunu göreceksiniz. Ancak, filmler ton ve eylem açısından birbirinden çok farklıdır. Bu iki büyük çadır filmi arasında karşılaştırma yapılması gereken nokta, sahne arkası çekişmeler ve çekim sürecinde yaşanan gecikmelerdi. Chaplin’in filmi, oldukça karmaşık ve kamuoyunda tartışılan bir boşanmaya odaklanırken, Linder’ın sıkıntıları daha karanlık bir kaderin habercisiydi.

Linder, yaz aylarında Hélène “Ninette” Peters ile evlendi ve çift çekim için Viyana’ya gelmeden önce Ninette hamileydi. Bu haber, Linder’ın kıskançlık nöbetlerini yatıştırmış gibi görünse de, ilişkileri de stüdyoda işler de yolunda gitmiyordu. Ocak 1924’ün sonlarına doğru bir yerel gazete, filmin henüz tek bir sahnesinin bile çekilmediğini yazdı ve gecikmelerin nedeninin Linder’ın kaldığı daireyi beğenmemesi ve beklediğinden bir derece soğuk olan stüdyoda çalışmayı reddetmesi olduğunu yazdı -ki bu, bir önceki yıl yaşadığı kazadan kaynaklanan bir zorunluluk da olabilirdi. Bir başka somut gerekçe de, asıl yönetmenin kalp krizi geçirerek Paris’e dönmesi ve yerine Édouard-Émile Violet’in getirilmesiydi. Ayrıca, başrol oyuncusu Vilma Bánky’nin kollarının spazm geçirene kadar birden çok tekrar için zorlandığını anlatan bir rapor da vardı. Söz konusu muhabir, Linder’ın filmi geciktirmek için “hile”ye başvurduğu yorumunu geri almak zorunda kalacaktı, ancak yaklaşan daha ciddi sorunlar vardı.
23 Şubat 1924’te basın, Max ve Ninette’nin aşırı barbitürat alarak intihar girişiminde bulunduklarını yazdı. Her iki taraf da tedavi için yerel bir sanatoryuma götürülerek hayatta kalabilmişlerdi ve polis, olayın rapor edilmesine gerek bile duymadı. Yirmi ay sonra çift, benzer şekilde intihara kalkıştı ve bebek yaştaki kızları Maud’yi yetim bıraktılar.

İşte bu yüzden “Sirkin Kralı”, Linder’ın tamamlanmış son uzun metrajlı filmidir. Önceki filmi biraz farklıydı. Abel Gance tarafından yönetilen “Au Secours!” (1924), birçok açıdan alışılmadık bir yapıya sahiptir, en azından tam anlamıyla bir komedi filmi değildir. Bu iki makaralık film, temel olarak korku filmi öğeleriyle birlikte bazı komik ve ürpertici unsurları içeren bir yapıya sahiptir. Filmde Linder, gece 11’den gece yarısına kadar hayaletli bir evde kalabileceği bir bahse girerken, yeni evli bir karakteri canlandırır. Ayrıca, Linder’ın Hollywood’daki ikinci ve biraz hayal kırıklığı yaratan çıkışının ardından Fransa’ya geri dönüş yapmayı seçtiği bir projedir de.
“Sirkin Kralı” ise daha uzun olup daha anlaşılır bir senaryo vaat eden ve bunu başaran bir filmdir. Linder’ın ünlü “Max” karakterine bürünebilmesine ve slapstick becerilerini sergileyebilmesine bolca fırsat sunar. Linder, himâyesi altında olduğu otoriter amcasının “umutsuz yeğeni” olan playboy aristokrat Comte de Pompadour’u canlandırıyor. Genç kont, bir evlilik yapması konusunda ısrar eden amcasına karşı çıkar ve bir partiye kaçabilmek için ona hile yapar, bu da bizi ilk uzun komedi bölümümüze götürürken, Linder bir gece kulübünde kargaşa çıkarır. Şakalar genellikle Pompadour’un zararınadır. Otel odasından ayrılmadan önce bile yemek ceketinin içine takılmış bir askıyla başı beladadır ve sahne sonunda aynı ceketin üzerinde asılı durduğu bir askıdan kayarak sahneden ayrılır. İma açıktır; Linder bu filmde zarif bir beyefendiyi oynamayacaktır.

Gecenin sonunda Linder, çok sarhoş ve yönünü kaybetmiş bir adam olarak yatağa girmeye çalışır veya şapkasını asmayı beceremediği çok komik bir rutine girer. Pompadour için final şakası, başından beri içinde olduğumuz bir şakadır -o bir yatak odasında değil, mobilya mağazasının vitrinindedir. Pompadour, sarhoşlukla uyanır ve bir kalabalığın camın diğer tarafında ona hor gözle baktığını görür. Neyse ki, küçük düşme anı kısa sürer çünkü kont durumunun farkında olamayacak kadar sarhoştur. Bu sahneyle birlikte, Linder’ın izleyici önünde olmak veya onların bir parçasına dönüşmek konusundaki rahatsızlığı bir tema olarak çıkar karşımıza.
Kontun trapez sanatçısı Ketty ile tanışma sahnesi, Linder’ın karanlık şakalarından biridir -ve o bununla tanınırdı. Amcasının seçtiği üç potansiyel gelin arasında seçim yapmakta zorlanan Pompadour, tabancasıyla üçünün fotoğraflarına ateş edecek ve vurduğu fotoğraftaki kişi eşi olacaktır. Bunun yerine, oradan geçmekte olan Ketty’e ateş eder ve kurşun genç kadının kolunu sıyırır. Pompadour’un romantik misyonu belirlendiğinde film, daha konvansiyonel bir komedi moduna geçer. Komik anlar arasında; Pompadour’un sirkte kalabalığın arasında yaşadığı çekingenlik, pire sirkinin yanlış yönetimi (izleyici üzerinde yanlışlıkla bir intikam eylemi?), baş belası bir palyaço sürüsüyle karşılaşması ve en iyisi de, otel odasında uydurduğu sirk eğitim kampı yer alır.

Bu sonuncusu, bir ip, dengesiz duran mobilyalar, bir basamak ve uzun boylu hizmetkârının hünerli yardımından oluşur. Her hareket yüksek risk taşıyor gibi görünüp aldatıcı bir yetenekle gerçekleştirilir. Bu tamamen bir palyaçoluktur, tabii seyirci olmadan. Pompadour’un son numarasını gerçekleştirdiği yer ise perde arkasıdır – aslanı “yenerek”, sirk ustasının saygısını kazanır ve hayallerindeki kızı etkilemek için gerekli cesareti bulur. Seyirciler tarafından alkışlarla karşılanarak ışıklar altında eğilecek ve sonunda seyircilerin kesin bir şekilde yanında olduğunu hissedecektir.

Ama film sessizlikle sona erer. Sirk pistinde başbaşa kalan sevgililer, birbirlerine dalmış bir şekilde otururken ve testere talaşı parmaklarından akarken, seyircilerin ayrıldığından bile habersizdirler. Film, Max’in zafer anından sonra, flört etme ve düğünün ardından hayatın devam etmesi gerektiğini, iki insanın özel olarak birlikte zaman geçirerek ilerlemesi gerektiğini söylemektedir. Bu final sahnesinde, film için, Linder’ın sinema kariyeri için ve -geçmişin kuşkulu faydasıyla- evliliği için, bir ânı düşünme fırsatı veren bir hüzün vardır. Bu, sessiz sinemada slapstick’in krallarından birinin, bir saatlik elastik komedisinin ardından gelen beklenmedik bir derin nefestir.
Bu yazı silentfilm.org‘da yayınlanmıştır.
Gerçeklik ile fantezinin birbirine karıştığı Federico Fellini başyapıtı “8½“, sinemanın özgürlüğüne ve yaratıcılığın sınırsızlığına yazılmış bir aşk mektubu adeta. Marcello Mastroianni, Claudia Cardinale gibi ikonik oyuncuları, Nino Rota‘nın usta işi müzikleri ve benzersiz tasarımıyla 60 yıldır ışıltısını koruyan bu eşsiz klasik, 5 Ağustos‘ta restore edilmiş kopyasıyla Bir Yaz Gecesi Festivali‘nde.
KUNDURA BLOG | MERCEK
Fellini’nin hayatından esinler taşıyan ve en kişisel filmi sayılan “8½”, ilhâm perisini yitirmiş dünyaca ünlü yönetmen Guido Anselmi’nin peşinde rüyalarla dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Yeni filmini tamamlamakta sıkıntılar yaşayan Anselmi, bir yandan çevresindeki insanların beklentileriyle başa çıkmaya çalışırken, bir yandan da gerçeklik, anılar ve fanteziler arasında dolaşıyor.
Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı Guido, Fellini’nin temsili aslında ve onun yönetmenlik kariyerindeki zorluklarla mücadele edişinin bir hikâyesi olarak da okumalara izin veriyor.

“8½”, aslında Fellini’nin dokuzuncu filmi. Filmin ismi de, Fellini’nin daha önceki çalışmalarını, uzun metrajlı ve kısa filmleriyle birlikte topladığı ve hesaplamalarının karıştığı bir noktaya işaret ediyor.

“8½”, dönemin geleneksel film yapısını sorgulayan ve İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının sınırlarını zorlayan bir deneysellik taşıyor. Fellini, gerçeklik ve hayal dünyası arasında geçişler yaparak, zaman ve mekanın akışını manipüle ediyor ve seyirciyi kendine özgü bir deneyime davet ediyor.

“8½”, oyuncularıyla da parıldayan bir sinema şöleni. Marcello Mastroianni, Guido rolünde en ikonik performanslarından birini sunuyor. Kusursuz oyunculuk becerisi ve karizmatik duruşuyla Mastroianni, karakterinin sanatsal krizlerini ve kişisel hayatındaki zorlukları ustalıkla yansıtıyor.
Sinemanın efsanelerinden Claudia Cardinale ise Claudia rolüyle, filmin cazibesini artıran bir varlık olarak öne çıkıyor. Oyuncunun güzelliği, zarafeti ve karizması, karakterin sırrını ve çekiciliğini başarıyla yansıtıyor.
Filmin müziklerinde usta İtalyan besteci Nino Rota’nın imzası bulunuyor. Fellini’nin ilk solo yönetmenliği “Lo sceicco bianco”dan (The White Sheik, 1952) başlayarak çok sayıda Fellini filmini bestelemiş Rota, izleyiciyi karakterlerin dünyasına taşıyan bir ses manzarası yaratıyor. Müzikal çeşitlilik açısından da zengin olan “8½”, caz, tango, klasik ve operatik parçalar gibi birçok farklı müzik tarzını bir araya getiriyor. Filmin açılışında duyulan “La Passerella di Otto e Mezzo” ve önemli dönüm noktalarında kullanılan “La Passerella di Addio” adlı tema müzikleri özellikle unutulmaz.

Filmin Piero Gherardi’ye ait sanat yönetimi ve kostüm tasarımları, Fellini’nin vizyonunu tamamlayan çarpıcı ve göz alıcı görsel unsurlarının etkileyici bir parçası. “La Dolce Vita” (1960) ile ikinci Oscar’ını yine bir Fellini filmiyle kazanan Gherardi, yönetmenin ilk filmi de olan “Luci del varietà”dan (1950) başlayarak “La Strada” (1954), “Nights of Cabiria” (1957), “Amarcord” (1973) gibi Fellini klasiklerini de tasarlamıştı.

1963 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alan film, Akademi Ödülleri’nde de Siyah-Beyaz Film Dalında En İyi Kostüm Tasarımı ve Yabancı Dilde En İyi Film ödüllerini kazandı. İtalyan Sinema Yazarları Derneği Ödülleri’nde En İyi Yönetmen, En İyi Yapımcı, En İyi Senaryo, En İyi Orijinal Hikâye, En İyi Müzik, En İyi Görüntü Yönetimi dalındaki ödülleri toplayan film ayrıca, BAFTA Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film seçildi.

“8½”, eleştirmenlerin yere göğe sığdıramadığı filmlerin başında geliyor. Ünlü eleştirmen Roger Ebert, filmi ‘sanatın büyüleyici gücüyle dolu’ diye tarif etmiş, Fellini’yi de “Yaratıcılığın derinliklerine dalıyor ve bir sinema şaheseri yaratıyor” sözleriyle övmüştü. Rolling Stone’dan Peter Travers, “Fellini’nin yönetmenlik becerisi, hayal gücüyle birleşerek bu filmde zirveye çıkıyor. Görsel bir şölen ve düşünsel bir yolculuk sunuyor” derken; bir diğer ünlü eleştirmen Pauline Kael de The New Yorker’daki yazısında şunları söylemişti: “8½, sinemada yaratıcılığın doruklarından biri. Fellini’nin derinlikli karakter çalışmaları ve görsel estetiği, sinema sanatının sınırlarını zorluyor.”
“8½”, birçok yönetmeni de derinden etkiledi. “All That Jazz” (1979), “Synecdoche, New York” (2008), “The Science of Sleep” (2006), “I’m Not There” (2007) ve “Holy Motors” (2012), ilhâm olduğu filmlerden sadece birkaçı.

Avangart ve önemli etkiler bırakmış bir klasik olarak kabul edilen film, BFI’ın 2002’de düzenlediği ve yönetmenlerce seçilen “Tüm Zamanların En İyi 50 Filmi” listesinde üç numarada kendine yer buldu. Sıklıkla gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında gösterilen film aynı zamanda, Vatikan’ın sinemanın 100. yılı olarak kabul edilen 1995’te derlediği “Tüm Zamanların En İyi 45 Filmi” listesine dahil edildi.
Cannes’dan Altın Palmiye ödüllü Fellini başyapıtı “Tatlı Hayat” (La Dolce Vita, 1960), izleyici ve eleştirmenlerin de ortaklaştığı bir gerçekle, “Yalnızca bir film değil, gerçek bir sanat eseri”. Çekim teknikleri, rüya sekansları ve sıradışı karakterleriyle sinema sanatının sınırlarını zorlayan film, restore edilmiş kopyasıyla 4 ve 20 Ağustos tarihlerinde Bir Yaz Gecesi Festivali’nde gösteriliyor.
KUNDURA BLOG | MERCEK

Federico Fellini’nin karakteristik büyülü gerçekçilik tarzının unutulmaz bir örneği olan “Tatlı Hayat”, Romalı gazeteci Marcello Rubini’nin peşinde şehrin gece hayatında 7 gün süren bir yolculuğa çıkarır. Sanatçılar, aristokratlar, gazeteciler, mankenler ve seks işçileri gibi farklı hayatlardan insanlarla karşılaşan Marcello, bir süre sonra hem kendi değerlerini hem de insan doğasının karmaşıklığını sorgulamaya başlar.

“La Dolce Vita” terimi, İtalyanca’da ‘tatlı hayat’ anlamına geliyor ve İtalya’da 1950’lerin ortalarında ortaya çıkan bir yaşam tarzını ifade ediyor. Roma gece hayatında ve hedonist tutkularda yolculuğa çıkaran film, modern toplumun yozlaşmışlığını ve boşluğunu eleştirirken, medya ve sanat dünyasına da sözünü esirgemiyor.
1960’lar İtalyasının sosyal ve ahlaki değişimini cesur bir bakışla yakalayan Fellini, uzun takip planları, çarpıcı kompozisyonları ve yaratıcı kurgusuyla, sinemada yeni bir estetik anlayışın ve deneysel yaklaşımın habercisi de olur. Film, görsel zenginlik, etkileyici sahneler ve sembolik anlatımı birleştirerek izleyiciye görsel bir şölen sunar.

Gösterime girdiği 1960 yılında büyük bir skandala yol açan film, Roma’nın gece hayatını ve lüks yaşamı eleştirirken, bazı muhafazakar gruplar tarafından ahlaki değerleri sarsmakla suçlanır. Katolik Kilisesi, filmin Mesih’in gelişiyle alay ettiğini söyleyerek filmi ve yönetmeni kınadı ve onu “La sconcia vita” (kirli hayat) olarak damgalar. Sansürle karşı karşıya kalan film, bazı ülkelerde kesilerek gösterilir.

Dönemi için oldukça uzun süren çekimleriyle de ünlü olan filmin bazı sahneleri haftalarca çekilmiş ve büyük bir titizlikle planlanmıştır. Özellikle Anita Ekberg’in Trevi Çeşmesi, nam-ı diğer Roma Aşk Çeşmesi’nde suyla oynadığı sahne 7 günde çekilmiştir.

Yıldız oyuncu kadrosu da unutulmazdır. İtalyan aktör Marcello Mastroianni, Marcello Rubini rolünde kariyerinin zirvesine yerleşirken, baştan çıkarıcı film yıldızı Sylvia rolünde Anita Ekberg, Maddalena rolünde Anouk Aimée ve Marcello’nun eski sevgilisi Emma rolünde Yvonne Furneaux, filmin büyüsünü artırırlar.

“Tatlı Hayat”, sinema tarihinin en ünlü yönetmen-oyuncu birlikteliklerinden birinin de başlangıcıdır. Fellini ve Mastroianni arasındaki kıvam öylesine iyi tutmuştur ki ikili daha sonra, “8½” (1963), “Juliet of the Spirits” (1965), “Fellini Satyricon” (1969), “Roma” (1972), “Amarcord” (1973), “City of Women” (1980), “Ginger and Fred” (1986) ve “Intervista” (1987) filmlerinde de birlikte çalışırlar.

Görsel anlatımı ve Otello Martelli’nın ışıltılı siyah-beyaz geniş ekran sinematografisi, filmin en dikkat çeken unsurlarındandır. İmajları, kompozisyonları ve kullanılan sembolik imgeleriyle sinema sanatının gücünü gösteren film, estetik görsellik, derinlikli karakterler, toplumsal eleştiri ve yaratıcı anlatımıyla sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir.
İtalya’nın ulusal hazinesi olarak kabul edilen “Tatlı Hayat”, birçok unutulmaz sahne ve kültürel ikona evsahipliği yapar. Roma üzerinde asılı duran İsa heykeli ve özellikle Trevi Çeşmesi’ndeki sahneler, sinema tarihindeki en ikonik ve etkileyici anlardan biri olarak kabul edilir.
“Tatlı Hayat”, sadece görsel şöleniyle değil, aynı zamanda İtalyan besteci Nino Rota’nın büyülü müzikleriyle de hatırlanan bir klasiktir. Film, Roma’nın yüksek sosyetesinin gece hayatını ve bohem yaşamını ele alırken, Rota’nın besteleri de bu atmosferi mükemmel bir şekilde yansıtır. Hüzün, romantizm ve büyüleyici bir atmosfer taşıyan müzikleri, Marcello’nun karmaşık duygularına ve karakterlerin iç dünyasına eşlik eder. Filmle aynı adı taşıyan ünlü tema müziği, büyüleyici bir melodiyi yakalar ve izleyicileri Roma’nın büyülü dünyasına çeker. Sadece birkaç notayla bile filmi hatırlatan bu ikonik tema, Nino Rota‘nın dehasını gösterir.

1961 Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye alan film, Akademi Ödülleri’nde de Siyah-Beyaz Film Dalında En İyi Kostüm Tasarımı Oscar’ını kazanır. David di Donatello Ödülleri’nde En İyi İtalyan Filmi ve En İyi Yönetmen seçilir ve İtalyan Sinema Yazarları Derneği Ödülleri’nden de En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Orijinal Hikâye ve En İyi Yapım Tasarımı ödülleriyle döner.

Eleştirmenlerin de övgüyle söz ettiği bir filmdir “Tatlı Hayat”. İşte birkaçı…
“‘Tatlı Hayat’, sinemada yeni bir çağın başlangıcını temsil ediyor. Fellini’nin yaratıcılığı ve görsel estetiği, filmi unutulmaz kılıyor.” – The Guardian
“Fellini’nin ‘Tatlı Hayat’ ile yarattığı dünya, hem büyüleyici hem de rahatsız edici. Film, modern toplumun boşluğunu ve manevi çöküşünü derinlemesine keşfediyor.” – The New York Times
“‘Tatlı Hayat’, büyüleyici bir rüya deneyimi sunuyor. Fellini’nin görsel anlatımı ve Marcello Mastroianni’nin performansı, filmi sinema tarihindeki unutulmaz yapıtlar arasına taşıyor.” – Empire
“Fellini’nin ‘Tatlı Hayat’ı, yalnızca bir film değil, bir sanat eseri. Bu filmdeki görsel kompozisyonlar, sembolik anlatım ve karakter derinliği, sinema sanatının sınırlarını zorluyor.” – Sight & Sound

“Tatlı Hayat”, sinemada yeni bir dönemin başlangıcın da simgelerindendir. Yeni Gerçekçilik akımının önde gelen örneklerinden biri olarak gösterilir ve “Blow-Up”tan (1966) “Midnight Cowboy”a (1969), “The Passenger”dan (1975) “In the Mood for Love”a (2000), birçok klasiğe ilhâm kaynağı olmuştur.
Bu yıl ilki yapılan Kundura DocLab, sinema ve tiyatro pratiğini buluşturarak, katılımcılara bir hafta boyunca çağdaş ve disiplinlerarası bir yaklaşımla, ortak araştırmalar yapma fırsatı sundu. Bir hafta nasıl geçti, gelin hep birlikte hatırlayalım.
Kundura DocLab, mentorlerin ve katılımcıların tanışması ve ardından Beykoz Kundura turuyla başladı. Günün ilk etkinliği, SEİBA Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi ile oldu. Maral Perk’in sunumuyla gerçekleşen etkinlikte katılımcılar; duyularımız bizi dış dünyada yolculuğa çıkartırken, nihayetinde vardığımız yerin içsel imgelem kaynağımız olduğunu deneyimlediler.

Kundura DocLab’in ikinci günü, jüri üyelerimizden yapımcı Dilek Aydın’ın moderatörlüğünde yapılan bir buluşmada katılımcılar projelerini paylaştılar. Ardından, mimar, sanatçı ve araştırmacı Yelta Köm ile belgesel yönetmeni, video sanatçısı ve film küratörü Beyza Boyacıoğlu’nun katıldığı bir sanatçı konuşması yapıldı. Katılımcılar aynı gün, Meksikalı oyuncu ve yönetmen Lázaro Gabino Rodríguez’in çevrimiçi sanatçı konuşmasına katıldılar ve sanatçının 2003’te kurduğu sanat kolektifi Lagartijas Tiradas al Sol deneyimleri üzerinden belgesel tiyatro deneyimlerini dinleme fırsatı buldular. Gün, Aljoscha Begrich’in yazdığı bir mektuptan yola çıkarak pratiklerini ve fikirlerini tartışmaya açtıkları bir yuvarlak masa buluşmasıyla sona erdi.


Üçüncü güne Fransız gazeteci, oyuncu ve belgesel film yönetmeni Nino Kirtadze’nin atölyesiyle başladık. Aynı zamanda Kundura DocLab’in belgesel sinema bölümünü sunan ve yöneten Kirtadze, gün boyunca süren atölyesinde deneyimlerini paylaştı. Akşam Kundura Sahne’ye geçen katılımcılar, Kundura DocLab kapsamında Türkiye’ye gelen Brüksel merkezli sanatçılar Silke Huysmans ve Hannes Dereere’nin performansları “Cennet Ada”yı (Pleasant Island) izlediler.




Günün ilk etkinliği, Medipol Üniversitesi’nin Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde öğretim görevlisi Kıvılcım Zafer ile Beykoz Kundura Kültür Sanat Direktörü S. Buse Yıldırım’ın birlikteliğinde gerçekleşen atölye oldu. Bir önceki akşam “Cennet Ada” adlı performanslarıyla seyirciden büyük ilgi gören sanatçılar Silke Huysmans ve Hannes Dereere, 2016’dan beri yürüttükleri ve madenciliğin geçmişi ve bugününü yorumladıkları ödüllü Mining Üçlemesi’nden yola çıkarak belgesel tiyatro deneyimlerini paylaştılar. Günün sonunda, Kundura Sinema’da “Maddenin Halleri”ni hep birlikte izledik ve ardından Yelta Köm’ün moderatörlüğünde yapılan söyleşide filmin yönetmeni Deniz Tortum ile sohbete katıldık.




Kundura DocLab bugün Postane’deydi. Dünyanın önde gelen belgesel film festivallerinden Doclisboa’nın hazırladığı film seçkisini, festival direktörü Miguel Ribeiro ile birlikte izledik. Ardından, Lizbon ve İstanbul’dan film küratörlerini bir araya getiren “Belgesel Sinemasının Gösterim Biçimleri” konulu bir sohbete katıldık. Altyazı Sinema Dergisi yazarlarından Aslı Ildır’ın moderatörlüğünde yapılan sohbette, Beykoz Kundura’dan S. Buse Yıldırım, Doclisboa’dan Miguel Ribeiro, İstanbul Modern Sinema’dan Müge Turan konuşmacı oldular ve belgesel sinemanın en taze gösterim biçimlerinden yola çıkarak film programlamanın inceliklerini konuştular. Ve gün, Postane’nin terasındaki kapanış resepsiyonuyla sona erdi.


Kundura DocLab’in son gününe, mentorlerimiz ve jüri üyelerimizin de katıldığı değerlendirme sohbetiyle başladık ve SEİBA Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi’nin Estetik Hafıza konulu atölyesiyle devam ettik. Kapanış etkinliği ise, ikinci gün açılan Aljoscha Begrich’in mektubunun etkilerini konuştuğumuz bir sohbet oldu.




8-14 Mayıs 2023 tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşen Kundura DocLab, sinema ve tiyatro pratiğini buluşturarak sektör için özgün ve yaratıcı bir platform yaratırken; yönetmenlere de çağdaş ve disiplinlerarası bir yaklaşımla ortak araştırmalar yapma şansı sundu.
Yapımcı Dilek Aydın, araştırmacı, akademisyen ve küratör Gurur Ertem, yönetmen ve küratör S. Buse Yıldırım ve mimar, sanatçı ve araştırmacı Yelta Köm’den oluşan jüri, 11 ülkeden 30 projeyi değerlendirdi. İran’dan Sahand Sarhaddi, İsrail’den Bat-Dor Ojalvo, Lübnan’dan Niam Itani, Romanya’dan David Schwartz ve Türkiye’den Can Eskinazi, Rıza Efe Reis, Tuğba Baykal ve Zinnure Türe’nin projeleri, alanında uzman isimlerin eşliğinde geliştirildi, zenginleştirildi.
Türkiye ve komşu ülkelerden film ve oyun yönetmenlerini İstanbul’da buluşturan Kundura DocLab’in bu yılki programı, dramaturg Aljoscha Begrich ve yaratıcı sinema yapımcısı Bruni Burres’in danışmanlığında hazırlandı. Seçilen yönetmenlere özel proje ve kapasite geliştirme atölyelerinin düzenlendiği programda ayrıca, Kundura Sahne’de ve Postane’de seyirciye açık etkinlikler de gerçekleşti.
Kundura DocLab’in bir parçası olan herkese teşekkür ederiz.

Andrei Platonov’un distopik romanından adını alan “Çukur” (The Foundation Pit), Rus kültürünü kendi toplu mezarını inşa eden bir şekilde hayal eden bir yapıt. YouTube’da Rusya vatandaşlarının Putin’e yönelik isyan ve yakarış videolarını kurgulayan film, çağdaş Rusya’nın öfkeli, komik ve sarsıcı bir tezahürü adeta. Prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Panorama Belgesel bölümünde yapan filmin yönetmeni Andrey Gryazev, filmin ilhâm kaynaklarını ve Rusya’daki mevcut siyasi durumu anlattı.
Redmond Bacon – Directorsnotes.com
Film yapma fikri nereden geldi ve neden sadece YouTube videolarından oluşan bir film yapmaya karar verdiniz?
Son filmim olan “Yarın”ı (Zavtra) 2012’de tamamladım ve dünya prömiyeri Berlin’de gerçekleşti. Ancak sonraki projelerimde hep sorunlar yaşadım. Rus yapımcılar, bazı konuları açıkça konuşmamamı önerdiler, diğer projelerde resmi izin alamadık veya crowdfunding ile yeterli para toplayamadık. Bir dönem, “Leviathan” filminin senaristi Oleg Negin ile birlikte yazdığımız bir senaryo vardı ve 5 ülke ile büyük bir ortak yapım çalışması yaptık, ancak bir Rus yatırımcı bulamadık.
Bir noktada, evrensel ve basit bir ifade biçimi bulmak istedim. Sanki biri, çağdaş sanat sergisini ziyaret ettikten sonra “Bu kadar kolay, ben de yapabilirim” demiş gibi hissettim. Ve bu konu hep havada asılıydı. Moskova Belediye Meclisi’nin anlamsız yaz seçimleri nedeniyle bu proje yeniden gündeme geldi. Muhalefet temsilcileri aday olamadığında, insanlar taleplerini doğrudan Putin’e iletmek için sokaklara çıktılar. Bu olaylar birleştirici bir tema oluşturdu ve ben de bu insanların motivasyonunu anlamak istedim. Basit bir form oluşturmak istediğimden, kendimi yönetmen olarak çıkarmam gerekiyordu. YouTube kanallarına yönelerek Putin’e yöneltilmiş video mesajları aramaya başladım.

Bütün bu videoları nasıl buldunuz ve arama süreci nasıl işliyor?
Basit bir arama sorgusuyla başladım: “Putin’e video mesajı”. Birkaç gün sonra liste sonuna geldim ve YouTube’da bu tür başka videoların olmadığı sonucuna vardım. Bu yüzden “President” kelimesinin baş harfini büyük harfle yazdım ve yüzlerce yeni video çıktı. Arama sorgusundaki bir nokta bile önemli olabilir. Gerçekten dürüst mesajlar ile TV kanallarında yayınlanan senaryolu kayıtlar arasındaki farkları görmeye başladım.
Kaç tane video kullandınız ve kullanılmayanlar ne oldu?
Oldukça uzun bir süreçti. Birkaç ay sürdü. Tam olarak ne kadar görüntü olduğunu söylemek zor, ancak canlı kayıtların süresi yaklaşık 80-90 saat civarındaydı. Bazı videolar bir dakikadan kısa sürerken, diğerleri 10-20 dakika kadar uzun olabiliyordu. Sonunda elimde binlerce mesaj vardı. İlk montaj üç saat sürdü. Heyecan vericiydi, ancak bir dönme dolapta aynı noktada durmak gibi hissettirdi. İlginçti ama hiçbir yere gitmiyordu. Son versiyonda yaklaşık 130-140 hesap videosu bulunuyor.

Kredilerde yazar, editör ve yapımcı olarak sizin adınız yazıyor. Bunun sizin kişisel bir projeniz olduğunu söyleyebilir misiniz?
Filmi, Rusya’daki otoriteler tarafından “yapılmış” bir materyal olarak nitelendirebiliriz. Bunu aslında Rusya vatandaşları çekti. Ben sadece onu güzel bir ambalajda paketledim ve mesajları sinema dilinde tercüme ederek çevirdim. Her videonun adını, YouTube’da yüklendiği tarihi ve görüntülenme sayısını mutlaka veriyorum. Bu, bu insanlara bir saygıdır. Onlar olmadan, bu film olmazdı. Tüm videoların %90’ı, herhangi bir kişinin bu videoyu görür görmez herkese iletebileceği ve herhangi bir şekilde dağıtabileceği bir mesaj içeriyordu.
Neden filminiz LGBT perspektiflerini içermiyor?
Bu konular, başkanlık mesajlarında yer almadı. LGBT topluluğu uzun zamandır korkutuldu, parçalandı ve internetten silindiği için herhangi bir kamusal alana girmekten korkuyor. Örgütlü bir topluluk, medya alanında mevcut değil. Eskiden dedikleri gibi: “SSCB’de seks yok!”
Filmin yapımı sırasında duygusal değişiklikler yaşadın mı? Rusya’daki yapısal sorunlara yönelik görüşlerinde bir değişiklik oldu mu? Şimdi daha kötü hissediyor musun yoksa filmi tamamladıktan sonra yeni bir umut duygusu mu oluştu?
Bu konuya başladığımda, iktidar yapısının görevlerini ve yetkililerin halka hitap etmek için kullandığı dilin yapısını iyi biliyordum. Yetkililer uzun zamandır şeyleri doğru adıyla çağırıyorlar. “Güçlü bir devlet inşa ediyoruz” sloganı, yetkililerin zayıf insanlara ihtiyacı olmadığını söylüyor mesela. Bir tür doğal seçilim. En güçlü olanlar hayatta kalır ve sadece en güçlüler güçlü bir devlet kavramına dahil edilir, diyor. Biz zaten 90’larda olan veya 2000’den 2020’ye kadar geçen süredekinden farklı bir ülkede yaşıyoruz.

Platonov’un romanındaki SSCB / Rusya’nın özü hakkındaki fikirlerine katılıyor musunuz? Yoksa Rusya’nın geleceğini daha olumlu bir şekilde mi görüyorsunuz?
Sadece katılmakla kalmayıp, sempati de duyuyorum. Daha parlak bir geleceğe inandıkça, onun altında daha derin bir çukur kazıyoruz. Biz bu çukurun dibindeyiz. Ufuk bizden uzaklaşıyor ve artık ona ulaşmak mümkün değil.
Son olarak, Rusya’daki bağımsız belgesel filmlerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Rusya’da bağımsız sinema sadece Batılı ülkelerle ortak yapım sayesinde varlığını sürürüyor. Ancak bu trend değişebilir. Bana göre gelecek farklı olacak -özellikle filmlerin yaratılış hızı, çünkü zamanımızdaki dokular hızla değişiyor ve yok oluyor. Bağımsız gazeteciliğin neredeyse olmadığı bir ülkede, belgesel filmler bu boşluğu doldurmalı, burada ve şimdi yaşamı kaydetmeli ve yansıtmalı. Bu, gelişmesinin ana koşulu. Konuların benzersizliği ve sorunlara bakış açısı. Bu bizim avantajımız ve dünyadaki en büyük farkımızdır.
11 Haziran’da “Aşk, İsyan, Özgürlük” kapsamında gösterilecek “Çukur” için bilet bilgisine buradaki linkten ulaşabilirsiniz.
*Bu söyleşi Mart 2020’de Directorsnotes.com‘da yayınlanmıştır.
