Bu sezonun yeni oyunlarından “Geçen Gün” ses tasarımı, hareketli rejisi ve enerjik oyunculuklarıyla tiyatroseverlere farklı bir deneyim yaşatıyor
Müjde Işıl*

Bilindik bir şehir hikâyesi nasıl farklı anlatılır? Bu sezonun yeni oyunlarından “Geçen Gün” bu soruya birden farklı cevap vermek için sahnelenmiş. Bir hikâyesi var, o hikâyenin oyuncuları sadece tiyatrocular değil, sahnede kurgulanan sesler ve ritmini kaybetmeyen dinamizm de… Kerem Kurdoğlu’nun yazdığı, Naz Erayda ile Kurdoğlu’nun yönettiği oyunda Esme Madra ile Ozan Çelik rol alırken, Tophane Noise Band’in müzikleri de sahnede ikiliye eşlik ediyor. Ve ortaya performans tiyatrosu denebilecek, seyirciyi alışılmışın dışında bir deneyime ortak eden bir oyun çıkıyor.
Evet, bu bir şehir hikâyesi… Tüm zıtlıkların yaşandığı bir İstanbul hikâyesi de denebilir. Martı seslerinin eşlik ettiği ama trafik gürültüsünden de geçilmeyen, kalabalık içinde güvende ama tenha sokaklarda tekinsiz, bazen kaybolmak bazen de ruh eşine denk gelme arasında, medeni olmakla kavga etmek arasındaki geçişgenliğin saniyeler aldığı bir şehir… Biri kadın diğeri erkek kahramanımız şehrin karmaşası içinde sokakta yürürken türlü olaylarla ve insanlarla karşılaşıyor. Şehir yaşamı o kadar endişe yüklemiş ki içimize, iyilik için hamle yapmak bile karşıdakini şüpheye düşürüyor. Bir yabancıya yardım için tesadüfen bir araya gelen iki yabancı keşke bu endişelerden azade olsa da birbirine tutunsa diye hayal kurduruyor seyirciye oyun.
Sinemadan da yakından tanıdığımız Esme Madra ile Ozan Çelik sahnede fiziki olarak şehir yaşamının hareketliliğini dinamizmle yansıtıyorlar. Kâh oldukları yerde yürüyorlar kâh koşuyorlar kâh merdiven inip çıkıyorlar. Tophane Noise Band ise sıradışı enstrümanlarıyla ürettikleri şehir seslerini ve müziklerini yaparken oyuncu olarak Madra ve Çelik’e eşlik de ediyorlar. Klasik anlatılar dışında farklı tarzlara açıksanız “Geçen Gün” beklentilerinizi karşılayacak bir deneyim vadediyor. Oyun, Kundura Sahne’de izlenebilir.
*Bu yazı, 22 Şubat tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.
“‘Geçen Gün’, iki oyuncusunun inanılmaz tempolu ve uyumlu performansıyla, birkaç parçadan oluşup sürekli yeni işlevler kazandırılan dekoruyla, başarılı sahne ve ışık tasarımıyla soluksuz izlenen bir yapım.”
Asu Maro*

Şehir hayatı böyle bir şey artık. Hiçbir yerde kendimizi tam olarak güvende hissedemiyoruz. Evimizden, ‘kozamızdan’ (hatta orada bile değil, gel de Adalet Ağaoğlu’nun “Kozalar”ını hatırlama) dışarı çıktığımız anda tek başımızayız, küçücüğüz ve herkes üzerimize geliyor. Biri omuz mu atacak, biri telefonumuzu mu kapıp kaçacak, biri ters bir laf mı edecek, ne olacak da kendimizi berbat hissedeceğiz, bilemiyoruz. Endişeliyiz, korkuluyuz. “Geçen Gün” Beykoz Kundura’da izlediğimiz iki kişi gibi.
Etkileyici bir atmosfere sahip Kundura Sahne’nin yeni sezon yapımı “Geçen Gün”, 1991’den itibaren sıra dışı işleriyle kendi seyircilerini yaratan Kumpanya’nın kurucuları Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nın imzasını taşıyor. Metni Kerem Kurdoğlu yazmış, Naz Erayda ile birlikte yönetmenliğini üstlenmiş. Sahnede iki kişi; bir kadın bir erkek, birbirilerinin cümlelerinin tamamlayarak, bazen tekrarlayarak şehir hikâyeleri anlatıyorlar bize. Herhangi birimizin “Geçen Gün” yaşayabileceği olaylar. Otobüste biri dibimize kadar girebilir, biri kaportaya bir tekme savurabilir, biri sırada herkesin önüne geçebilir, bir güvenlik görevlisi kaba bir dille kimliğimizi sorabilir… “Aslında onun hakkından gelmesini biliriz ya”, yapamayız, medeni bir insanızdır, şiddete karşıyızdır. Günlerce kendi kendimizden nefret ettiğimizle kalırız.
Tanıtım metninden: “Birbirleriyle sürekli karşılaşan, geçişen, çarpışan, ama birbirlerini gerçek anlamda hiçbir zaman görmeyen iki kişi. Şehirle başa çıkmaya çalışıyorlar. Bir bakmışsın mağdur durumdalar, bir de bakmışsın suçluluk duygusu içlerini kemiriyor”… Esme Madra ile Ozan Çelik’in oynadığı bu iki endişeli kent insanı bir gece karanlık bir sokakta birisi tarafından takip ediliyorlar. Ya da öyle düşünüyorlar. Bu takibin kötü bir niyetle olduğunu da düşünüyorlar tabii. “Haberlerde okudukları şeyler birilerinin başına geliyor sonuçta”, öyle değil mi?” O adımlarımızı sıklaştırdığımız, dönüp çığlık atmaya hazırlandığımız, çantamızda çaktırmadan kendimizi savunacak bir cisim aradığımız anlardan. Gayet iyi tanıyorsunuz muhtemelen o duyguyu. Beklediğiniz kötülüğün ardından bir iyilik çıktığında gelen o tuhaf mahcubiyet ile memnuniyet karışımı hali de…
“Geçen Gün”, iki oyuncusunun inanılmaz tempolu ve uyumlu performansıyla, birkaç parçadan oluşup sürekli yeni işlevler kazandırılan dekoruyla, başarılı sahne ve ışık tasarımıyla soluksuz izlenen bir yapım. Şehir atıklarından ürettikleri enstrümanlarıyla (kovalar, damacanalar, kapaklar) şaşırtıcı bir performans sunan Tophane Noise Band’in müziği ise tek kelimeyle baş döndürücü. Şehrin kendisi gibi tıpkı.
*Bu yazı, 15 Şubat 2024 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.
Mustafa Kemal Emirel ve Yiğit Özatalay’dan oluşan başarılı piyano-davul ikilisi Yürüyen Merdiven, sessiz filme canlı eşlik için bir kez daha Kundura Sinema’da sahne alıyor. Almanya Caz Ödülü sahibi saksofon sanatçısı ve besteci Angelika Niescier’in de ikiliye eşlik edeceği gecede, Asta Nielsen’ın başrolünde olduğu “Uçurum” (The Abyss, 1910) ve “Kara Rüya” (The Black Dream, 1911) adlı filmler perdede seyirciyle buluşacak. Gösterim öncesi Yürüyen Merdiven‘e son çalışmalarını ve o gece bizi neler beklediğini sorduk.

Çok güzel bir his elbette. 20 yıl boyunca 3 stüdyo albümü 1 canlı performans albümü yayınladık, bu bizim için büyük bir iş. Yükselen değerler ve “trend”lerden çok içimizdeki müziği ve sağduyumuzu dinledik, ayrıca içinde yaşadığımız topluma dair de bir şeyler söylemeye çalıştık… Arkamıza baktığımızda epey yol katettiğimizi düşünsek de hâlâ yapacağımız çok iş, deneyeceğimiz çok yol var.
Müziğimizi diğer sanat dallarıyla ve hayatla bütünleştirmek bizi mutlu ediyor. Hanns Eisler’in dediği gibi, sadece müzikten anlayan, müziği de anlayamaz. Müziğin saf müzik olarak soyutluğu elbette çok güçlü, ancak söz veya görüntü gibi somut öğelerle birleştiğinde anlatım gücü kat kat artıyor. Dolayısıyla evet, disiplinler arası projelerde yer almaya devam etmek istiyoruz.

Bu fikir dostumuz Devrim Dikkaya’dan çıktı ve onun çabalarıyla hayata geçti diyebiliriz. 4 yıllık bir besteleme sürecine girdik ve özenli çalıştık. Ceylan’ın estetiğiyle uyumlu, bütünlüklü bir iş çıkardığımızı düşünüyoruz. Şu ana kadar ürettiğimiz işler içinde en keyif aldığımız çalışmalardan biri oldu.

Asta Nielsen “The Abyss” (Uçurum) filminde, 1910.
Müziği drama ile birleştirmek çok geniş bir konu ve farklı yaklaşımlara açık. Dolayısıyla her yeni film ufkumuzu genişletiyor, bu konudaki deneyimimizi artırıyor. Beykoz Kundura’da bundan 5 yıl önce yaptığımız sessiz film üzerine canlı performansı hatırladığımızda o zamandan bu yana çok yol katettiğimizi ve geliştiğimizi görebiliyoruz.

Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler’i güzel bir seçenek olabilir…
Zengin bir içerik hazırlamaya çalıştık. Elbette bu içeriğin sunumu da büyük dikkat gerektiriyor kendi açımızdan. Başta bu filmleri nasıl müziklendireceğimiz konusunda kaygılı olduğumuzu itiraf etmeliyiz, ama üzerine çalıştıkça birçok yöntem ve ayrıntılandırma imkânı bulduk. Umarız bizim kadar izleyici de keyif alır.

Angelika ile yolumuz ortak bir arkadaşımız (Eloisa Manera) sayesinde kesişti. Onun 2017’de Tarabya Kültür Akademisi’nde çalışmalar yapmaya geldiği sırada ve de ertesi yıl birlikte birkaç konser yaptık ve çok iyi bir iletişim yakaladık. Öyle ki, son iki albümümüzde Angelika’yla kaydettiğimiz birer parça bulunuyor. Bu proje için Kemal ve ben müzikal malzemenin seçimi ve dramayla birleştirilmesi konusunda uzun bir ön çalışma yaptık ve Angelika’yla tıpkı bir yönetmen-oyuncu ilişkisinde olduğu gibi, net yönergeler üzerinden iletişim kurduk.
“‘Geçen Gün’ün alameti farikası ve onu diğer dönemdaşlarından ayıran şey yenilikçi ve yatay hiyerarşik bir tiyatro idrakini hatırlatması oluyor.”
Gülin Dede Üstün*

Var olan tiyatro anlayışının dışında yeni form arayışlarıyla tanıdığımız Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu 1991 yılında kurdukları, Türkiye tiyatro tarihinin önemli yapı taşlarından Kumpanya’dan bu yana bireysel projelerinin dışında ilk defa Geçen Gün ile çıktılar karşımıza. Kurulduğu günden bu yana yurt içi ve dışından alternatif performans arayışlarını sahnesinde ağırlayan Beykoz Kundura Sahne’de izleme şansı bulduğumuz oyun aynı zamanda Kundura Sahne’nin yapımcılığını üstlendiği ilk tiyatro oyunu. Bu yan yana gelmeye vesile olan ve projenin hem uygulayıcı yapımcısı hem de bir nevi oyuncusu olan Tophane Noise Band’in de varlığıyla son dönemlerin en nevi şahsına münhasır birlikteliklerinden birini izleme şansını buluyoruz.
Şehirde iki kişi; sahnede Esme Madra ve Ozan Çelik, gündelik hayatın içinde yaşadıkları kesişmelere yükledikleri anlamları, endişelerini mekân, zaman, beden, ses, malzeme ve ışıkla harmanlayarak bize bir karşılaşmalar silsilesi anlatıyor. Bu karşılaşmalar silsilesini izlemek için şehrin uzak bir noktasına gitmek durumunda olmak vardığınızda izlediğiniz oyunun sunduğu anlama daha yakın bir yerden bakmanıza da vesile oluyor. Benim Geçen Gün’e misafirliğim de soğuk bir kış gününde bindiğim takside, Üsküdar’dan kalkan boğaz vapurunda, yolu uzatarak bilmediğim Beykoz sokaklarında yürüyerek geçen, uzun ama keyifli bir yolculuğun sonunda başladı. Belki de bu yüzden Geçen Gün’ü izlerken, yol boyu yaşadığım kesişmeler ve konuşmaların da etkisiyle aklıma Walter Benjamin’in flanör (aylak kent gezgini) kavramı düşüverdi. Gülin olarak sokakla nasıl bir ilişki kurduğumu hatırlamaya çalıştım önce. Aylaklık, oyunla ve kendimle hem çok yakın hem çok uzağa düşen yanlarıyla kafamın içinde dolandı durdu. Kentin bohem, düşünür gezginlerinin dolaştığı sokaklarda Erayda ve Kurdoğlu’nun karakterleri biraz daha huzursuz ve hatta huysuz bir şekilde dolanıyorlardı. Bense yaşanabilecek tüm huzursuzluklara rağmen sokakla daha barışçıl bir ilişki kurmaya çabalıyordum. Ama diğer yandan bir flanör gibi izlemek yerine oyunun karakterleri gibi ben de yolumun kesiştikleriyle, şahit olduklarımla daha fazla ilişkiye giriyordum. Ancak onlar her ilişkilendiklerinde daha çok tehdit altında hissediyorlardı kendilerini. Sonunda umutlu bir gülümsemeyi arasa da, Kurdoğlu’nun kaleme aldığı metin, şehirle “Ne kadar büyüleyici bir şehir bu. Her köşesi başka güzel. Her köşesinde başka bir sürpriz” sözleriyle barışmaya çalışsa da hapsolduğu tekinsizliği de şu sözlerle ele veriyordu; “Geçen gün yolda yürüyordum. İçimde böööyle kötü bir his. Uğursuz bi şey. Her an kötü bir şey olacakmış gibi. Sanki sokak her zamankinden daha karanlık.”

Hikâyeye yayılan bu “enerji dolu!” huzursuzluk klasik tiyatro izleyicisini anlatım biçimiyle de vuracak şüphesiz. Karşımıza çıkmasına alıştığımız aktarım araçlarının birçoğu bu oyunda yok. Dili yapı bozuma uğratarak başlayan ve tekrarlara dayanan bir anlatım bekliyor seyirciyi. Bu yer yer oyundan kopmalara sebebiyet verse de Erayda ve Kurdoğlu’nun rejisi çok hızlı şekilde yeniden yakalamayı biliyor. Seyirciyi hem dahil ediyor hem de ona mesafelenme şansı bırakıyor bir nevi. Oyuncuların kelime kelime parçalayarak bölüştükleri hikayeleri, dakikalar ilerledikçe cümlelere ve paragraflara dönüşüyor. Sözleri arttıkça yollarına eşlik eden malzemeler artıyor. Basit ve iddiasız metin tercihi müzik ve dansla birleşirken yoluna merdivenler, yokuşlar, tuğlalar çıkıyor. Kâh metnin müziğe dönüştüğü anlarda şarkıcı, kâh performanslarıyla dansçı, kâh arkada atık malzemelerle şehrin ambiyansını yaratan uygulayıcı, kâh oyuncuların yollarına engeller koyan şehir kurucu olarak görebildiğimiz Tophane Noise Band ekibi bir nevi üçüncü oyuncu olarak hikâyeye dahil oluyor ve metin onların varlığıyla zenginleşiyor.

Ruhuna Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın işlerinden aşina olsak da Tophane Noise Band’in ilk tınılarıyla bir kulak tiyatrosu deneyimi olan Podacto projesinde karşılaşmıştım. Mihran Tomasyan’ın ÇAK atölyesinin deposunda biriktirdiği atık malzemelerden çıkardıkları seslerle oluşturdukları müzik performanslarına hayat veren grubun Erayda ve Kurdoğlu birlikteliği belli ki bir laboratuvar çalışmasına dönüşmüş. Sokakta özgün ve biricik olanı arayan flanörler gibi güçlerini birleştirdikleri diğer tüm disiplinlerle birlikte o özgünlüğün ve biricik olanın peşine düşmüşler. Tomasyan ile Maral Ceranoğlu’nun yaptığı hareket düzeni adeta bir reji gibi oyunun omurgasını oluşturuyor. Madra ve Çelik sahnede yüksek efora dayanan tempolarını hiç düşürmemelerinin yanında parçalı metne hâkimiyetleriyle ışıldıyorlar. Kimsenin önüne geçmediği yek vücut bir ikili olmuşlar sahnede. Utku Kara’nın ışık tasarımı senenin en göz alışı ışık tasarımlarından biri olarak hala hafızamda. Tophane Noise Band’in, malzemelerden oluşan ve sahne boyutlarını da belirleyen uzun tezgâhı Beykoz Kundura’nın restore edilmiş mimarisi ışık tasarımıyla yan yana gelince görkemli bir gösteriye dönüşüyor. Bu noktada Geçen Gün’ün alameti farikası ve onu diğer dönemdaşlarından ayıran şey yenilikçi ve yatay hiyerarşik bir tiyatro idrakini hatırlatması oluyor sanırım.
Oyunun tanıtım metni şu soruları soruyor kendine ve bize belki de;
“Bu bir konser mi? / Dans gösterisi mi? / Oyun mu? / Performans mı? / Hiçbiri. / Hepsi.”
Hangisini çıkarsanız diğeri için evet cevabı verebileceğiniz bir deneyim Geçen Gün. Hem hepsi hem de hiçbiri gerçekten de.
*Bu yazı, Argontolar.com‘da yayınlanmıştır. (9 Şubat 2024)
“Medeniyeti tek dişi kalmış canavar olarak görenlerin fütursuzca daralttığı kişisel alanlarında kendi kavramlarını sorgulamanın ve şiddete yenik düşmeme çabasının yoruculuğunu hissedenler için Geçen Gün ilaç gibi gelen bir sahne etkinliği.”
Münip Melih Korukçu* – İAÜ, GSF, Drama ve Oyunculuk Bölümü Öğretim Üyesi

Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu çifti… Dile kolay 30 sene öncenin iddialı topluluğu Kum.Pan.Ya’nın kurucuları… 1999 yılında mezuniyet tezimi Türkiye’de Deneysel Tiyatro ve TAL başlığıyla hazırladığım zamanlarda tanıyıp hayranlık duyduğum, sonraları arkadaşlıklarıyla onurlandığım ikili… 80’ler Türkiye tiyatrosunun kurumsal sultasını delip geçen, avangard nitelikli işleriyle, küf kokan ve müzelik, Peter Brook’un tanımlamasıyla ‘Ölü Tiyatro’ya güçlü bir alternatif oluşturan Kum.Pan.Ya’nın beyin takımı… Elbette ki bu tanımlamalar nereden bakılırsa bakılsın indirgemeci bir yaklaşıma dönüşebilir. Ancak yazıya böyle girmemin temel nedeni onların bendeki yerini ifade etmekten çok, Türkiye tiyatrosu için önemine vurgu yapmak. Eline projeksiyon cihazı geçirip, sahne önüne yerleştirilmiş mikrofondan ötekileştirme temasının farklı varyasyonlarını tadım mönüsüne dönüştürerek yedirmeye çalışanın alternatif kabul edildiği bir zamanda gerçekten alternatif olanın ne olduğunu hatırlatmak da eklenebilir bu vurguya. Yaptıkları her işte hem öz hem de biçim açısından yeni ve farklı olanı aramakla kalmayıp bulabiliyor oluşlarıyla kayda değer bu ikilinin yeni işleri Geçen Gün, geçmeyen gündemiyle günümüzde de alternatif tiyatronun nitelikli örneklerinden biri olarak dikkatleri hak ediyor!
Bütünsel bir tiyatro dili hedefleyen ikili Kum.Pan.Ya çatısı altında gerçekleştirdiği diğer yapımlarında da olduğu gibi bu kez Kundura Sahne yapımı olan Geçen Gün adlı etkinliğin de çalışma süreçlerinde, “oyun + dramaturgi + yönetmenin yorumu + oyunun icrası + dekor + ışık ve ses etkilerinin katkısı” şeklindeki tipik yaratım şablonu yerine, tüm ögeler arasındaki karşılıklı etkileşimi esas alan bir yöntem uyguluyor. Söz gelimi ışık tasarımının getirdiği bir anlayış, oyun metninin kısmen yeniden yazımını gerektirecek fikirler doğurabilir. Bu diyalektik yaratıcılık ilişkisini sonuna kadar korumaya çalışan ikili, çıkış noktası olarak tespit ettiği bir ögeyi, diğer tüm ögelerin ilk sıçrayışı yapacakları bir mihenk taşı olarak belirleyip, diğer ögelerin yaratıcılığını kışkırtıcı bir nitelik kazandırabilmesi açısından iyice çözümlemekle işe başlıyor. Bu ateşleyici öge, bir metin olabileceği gibi bir mekan ya da ışık tasarımı olabiliyor. Yapımlar, bu ateşleyici ögenin diğer ögelerle kurduğu ilişki ve yaratıcılık etkileşimiyle bütünselliğe oturtuluyor.
Oyundan çıktığımda aklımda Goethe’nin Genç Werter’in Acıları romanındaki cümle tınlıyor: “Dünya hassas kalpler için cehennemdir”. Kendinin hassas bir kalp taşıdığını düşünen herkes son yirmi senedir sistemli bir biçimde cehaletin, nobranlığın, kabalığın, yükselen değerler olduğu günümüz Türkiye’sinde kutuplaştırıcı siyasetin tuzaklarına düşmemeye çalışarak kendi cehennemine sürüklendiğini hissediyor olabilir. Medeniyeti tek dişi kalmış canavar olarak görenlerin fütursuzca daralttığı kişisel alanlarında kendi kavramlarını sorgulamanın ve şiddete yenik düşmeme çabasının yoruculuğunu hissedenler için Geçen Gün ilaç gibi gelen bir sahne etkinliği…
Etkinlik diyorum çünkü oyun bülteninde “Bu bir konser mi? Dans gösterisi mi? Oyun mu? Performans mı? Hiçbiri. Hepsi.” olarak sunuluyor. Türlerarasılığın güzel bir örneği olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Kundura Sahne yapımı olan Geçen Gün Kerem Kurdoğlu’nun Yazdığı, Naz Erayda ile birlikte yönettikleri bir etkinlik. Ses/Söz/Hareket tek perdelik bu etkinliğin üç önemli bileşeni.
Ses kısmına baktığımızda sahne gerisine konumlandırılan gündelik nesnelerden oluşturulmuş bir orkestra görüyoruz. Bir süpürge, tava, damacana, dikiş makinası ve daha bir sürü alakasız nesnenin oluşturduğu orkestra, etkinliği bir konsere dönüştürüyor. Ses tasarımı Tophane Noise Band (Serkan Aka, Mihran Tomasyan, Selim Cizdan, Ufuk Fakıoğlu) tarafından yapılmış. Etkinliğin ana bileşenlerinden biri olmasının dışında diğer tüm sahneleme araçlarının da etkileşiminde organik bir biçim alıyor ve bu biçimle sahneden seyirciye yönelen yapıyı estetize de ediyor.
Hareket bileşenine baktığımızda Maral Ceranoğlu ve Mihran Tomasyan imzasını görüyoruz. Çıplak Ayaklar Dans topluluğunun yetkin geçmişinin gücünü arkasına alan hareket, etkinliğin bütünleştirici unsuru olarak göz dolduruyor. Topluluğa oyuncu olarak eşlik eden Esme Madra ve Ozan Çelik’in bu türlerarası yapı içerisinde gerek beden kullanımı gerek ifade gücü eklektizmden uzak doğal ve akışkan ancak bir o kadar da samimi bir aktarımı mümkün kılıyor. Utku Kara’nın ışık tasarımı ise sahne üzerinde gerçekleşen bu devinimi kucaklayan bir atmosfer sağlıyor.
Söz boyutuna geçmeden önce yapımın dramaturjik yaklaşımına bakacak olursak, modern dramaturginin belirli ve akılcı tek bir anlam atfetmeden sahne üstü hiçbir göstergenin meşruluğunu kabul etmeyen işlevselci yaklaşımına karşı, çok anlamlılığa, hatta sezgisel, çağrışımsal, duyumsal anlamlara da aynı ağırlıkta değer veren bir özellik taşıdığı görülüyor. Modern dramaturgiye başkaldıran postmodern estetiğin “her şey gider” sloganı ya da modernizmin “neden” sorusuna karşı sorduğu “neden olmasın” sorusunun ima ettiği kadar fütursuz ve hesapsız bir tavır olmadığı belirtilen bu yaklaşım, her yönüyle düşünülmüş bir sorumlulukla gelişiyor.
Böylesi bir dramaturjik yaklaşımla ele alınan söz de Geçen Gün adlı etkinliğin önemli bir bileşeni. Kerem Kurdoğlu tarafından yazılan metin iki hassas kalbin birbirini görüp, tanıyıp, gülümsemesi ekseninde ilerlemekte. Onlar da aynı dertten mustaripler. Şehir ve şehrin yükselen değerleriyle başa çıkmaya çalışıyorlar: nobranlık, kabalık, tekinsizlik… Yolları kesişiyor bazen. Bazen ayrı rotalarda ilerliyorlar… Hareket ve sesle birleşen, ayrışan, yer yer tekrarlayan sözlerle örülü metin alışılageldik dramatik oyun metni yapısını taşımıyor. Günümüz sahnelemelerinde kullanıla kullanıla eskiyen hikaye anlatıcılığının bambaşka biçimlerde de olabileceğini gösteren sade ama güçlü bir matematikle oluşturulmuş. Kişileştirmenin iki ana öznesi incelikleri yüzünden birbirlerine dokunamasalar da oturdukları bir banktan manzarayı izlerken tebessüm edebiliyorlar. İşte bu tebessüm, yolları ayrı olsa bile yalnız olmadıklarının bir ilanı. Savaşa, şehre yenik düşmediklerinin… Goethe haklı olabilir, dünya hassas kalpler için bir cehennem olabilir ama sanat bir cehennemi tek bir tebessümle cennete çevirebilir…
*Bu yazı, 5 Şubat 2024 tarihinde Mimesis Dergi‘de yayınlanmıştır.
Taldans dansçıları Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan’ın dans projeleri ANDAN DAHA KISA, dört yıl aradan sonra seyircisiyle ilk kez 3 Şubat akşamı Kundura Sahne’de buluşuyor.
Türkiye’de çağdaş dansın öncülerinden ve Taldans’ın kurucuları Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan’ın dans projeleri ANDAN DAHA KISA, müzikteki serializm akımından ilhâm alıyor.

“Dolap”, “Sek Sek”, “Dokuman”, “Solum”, “Graf” ve en son geçtiğimiz yıl Kundura Sahne’de Türkiye prömiyerini yapan “Never Odd Or Even” gibi eserlerle tanıdığımız ikili; matematiksel skorlar, diziler ve tekrarlar kullanarak gerçekleştirdiği koreografi araştırmalarını bu kez, serializm akımının özgün dinamiklerinde incelemeye yatırıyor.

ANDAN DAHA KISA’da modülasyon, akümülasyon ve tekrar gibi paternlerin sistematiği, ‘’Kırmızı Başlıklı Kız’’ masalının tanıdık manzarasında yankılanıyor. Masalın aksine her karakter, mekân ve durum, birbirini öncelemeden ve birbirleriyle hiyerarşik bir ilişki kurmadan yeniden hizalanıyor.

Koreografilerinde seriler ve diziler aracılığıyla doğanın ve duyguların matematiğini anlamayı amaçlayan ikili; sorularını bu kez, esin kaynağı olarak ele aldıkları serializme yöneltiyor:
Serializm’in ton, ritim, tını gibi özelliklerini kullanarak oluşturduğu diziler; bedene ve harekete dair imgeleri nereye sürükleyebilir?
Serializm’in müziğe, edebiyata, mimariye ve sanata yansıyan yaklaşımı koreografik bir yapıyı nasıl etkiler?
Yapıların sistematiği nasıl kurulur ve yaratım bu sürece nasıl katılır?
Diziler ve seriler kullanarak bir disiplinden başka bir disipline nasıl geçilir?
Danstan videoya, müzikten dansa geçişte bu dizilimler bir araç olabilir mi?

2020’de İBB Şehir Tiyatroları Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde sergilenen ve İKSV 24. İstanbul Tiyatro Festivali programında da yer alan eser, küresel pandemi döneminde seyircisiyle çevrimiçinde buluşabilmişti.
Dört yıl aradan sonra seyircisiyle ilk kez Kundura Sahne’de buluşacak ANDAN DAHA KISA için biletlere buradan ulaşabilirsiniz.

ANDAN DAHA KISA
Dans, performans
2020, 60’, +13
Konsept, Koreografi, Performans: Filiz Sızanlı, Mustafa Kaplan
Ses Tasarımı: Sair Sinan Kestelli
Işık Tasarımı: Utku Kara
Obje tasarımı: Pınar Akkurt
Yapım: Taldans
Yapım Direktörleri: Fırat Kuşçu, Maya Çelem
Kavramsal Danışman: Enis Gümüş
Kundura Sahne’nin ilk oyun prodüksiyonu “Geçen Gün”ü yönetmenleri Kerem Kurdoğlu ve Naz Erayda ile konuştuk.
Esra Ece Kuleci*

2023’te beşinci yaşını kutlayan Kundura Sahne’nin yapımcılığını üstlendiği ilk oyun Geçen Gün aralık ayında seyirciyle buluştu. Kerem Kurdoğlu yazdığı, aynı zamanda yönetmenliğini Naz Erayda ile birlikte yaptıkları Geçen Gün şehirle iki kişi arasında geçen endişe dolu bir sevgi hikâyesini anlatıyor. Oyun, 2021’de kurulan ve şehir atıklarından ürettikleri enstrümanlarla performanslar gerçekleştiren Tophane Noise Band müzikleriyle sahnede yer alırken, Çıplak Ayaklar Stüdyosu oyunun uygulayıcı yapımcılığını üstleniyor. Oyun; dans, konser ve performansı sahnede bir uyum içinde seyirciye sunuyor. Esme Madra ve Ozan Çelik ise bize bu hikâyeden “iki kişi” olarak eşlik ediyor. Oyunun yönetmenlerinden Kerem Kurdoğlu ve Naz Erayda ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Naz Erayda: Kumpanya, Manastır’ın (İSM) boşaltılma kararıyla birlikte fiziksel mekanından ayrıldı ama Kumpanya’nın kurucuları olan biz, bazen kuruluş amacını veya çalışmalarını kendimize yakın hissettiğimiz tiyatro ve sanatçılarla, ya da üretim biçimleri nedeniyle kendimizi ifade edebileceğimizi düşündüğümüz bazı sanat kollektifleriyle, uzun zamandır da eğitim kurumlarıyla işbirliği yaparak çalışmalarımızı sürdürdük. İlgi duyduğumuz konularda, birbirinden farklı ama birbirine yakın disiplinler arasında, farklı platformlarda işler yapmaya devam ediyoruz. Kerem, Kumpanya yıllarında ve öncesinde yaptığı işlere, kapandıktan sonra da devam etti, oyun ve senaryo yazıp yönetmeye ve bu konularda dersler vermeye devam ederken bir yandan da sinemada post prodüksiyon süpervizörü olarak çalışmalarını sürdürüyor. Devlet Tiyatrosu’nda oynayan Ve Hep Birlikte Soldan Çıkarlar, yazıp yönettiği müzikli bir Kafka uyarlaması olan İstanbul’da Bir Dava ve yönetmenliğini yaptığı Ionesco’nun, Kel Şarkıcı’sı ilk aklıma gelenler. Mehmet Birkiye’nin isteğiyle Shakespeare’den uyarlayarak III. Richard, Neden Yaptım? adlı oyunu yazdı. Richard’ın ardından, bir üçleme olarak art arda çalışılması düşünülen, yine Shakespeare uyarlaması olan oyunların ikincisini yazmaya devam ediyor.
Ben de üç farklı üniversitede, Deneysel Sahne Tasarımı, Sinemada Sanat Yönetmenliği ve Doğaçlama- Uzam Zaman Beden başlıklı dersler verip, farklı kurumlarda atölye çalışmaları yaparken, bağımsız sinema filmleri için yapım tasarımcısı ve sanat yönetmeni olarak çalışmayı sürdürdüm. Disiplinlerarası çağdaş gösteri sanatları dergisi olan Gist’in yayın yönetmenliğini yaptım. Aynı zamanda da kendi disiplinlerarası işlerimi yapmaya devam ettim. Onların içinde beni en fazla heyecanlandıranlardan bazılarının isimleri de şöyle: İstanbul by Naz, Antakya by Naz, Çizelge Oyun, Sansürcü, Sevim Burak’ın üç hikayesinden uyarlayarak yönettiğim Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezseile hem özgürleştirici, hem de kollektivizm ve sınırlar konusunda bakışımı etkileyen Beni Duyuyor musun?, Nurşen, Course, Hulahoop, Uzun Bir Yıl: Yürümek, Durmak, Ölmek Üzerine Bir Çalışma, Kesişmeler I ve II

Kerem Kurdoğlu: O günden bugüne bir “birikim” değil de, tohumları o zaman atılmış olan, gerçekleşmesi bugünü bulan bir fikir diyebiliriz. 1994 yılında Naz’ın projesi olarak yaptığımız Kim O?‘da, oyuncularla yaptığımız çalışmalardan kullandığımız fikirlerin sözlerini ben yeniden yazmıştım. Yine Naz’ın verdiği çalışmalardan biri için ben iki oyuncunun kelime kelime paylaşarak anlattığı ve şu sözlerle başlayan bir parça yazdım: “Geçen gün, yolda yürüyordum, polis yolumu kesti.” Naz, o çalışmayı beğendi ve Kim O?‘da kullanmaya karar verdi. Ben o sahneyi çok seviyordum ve büyüterek tek başına bir oyun yapma fikri daha o zamandan aklımdaydı. Yabancı dizi terminolojisiyle söylersek tam bir “spin-off” yani. Hatta 2005 yılında, yaklaşık 15-20 dakikalık bir versiyonu Kumpanya oyuncularından Bilge Arat ve Cenk Telimen’le çalıştık, ama o çalışma seyirci karşısına çıkan bir ürüne dönüşmedi. Daha sonra Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan bir gösterileri için benden kullanabilecekleri bir metin istediler, ben bu metni verdim. Metnin bir kısmını kullandılar. Ve nihayet, 2022 yılının Eylül ayında Mihran Tomasyan bize birlikte bir iş yapmayı teklif ettiğinde, biz bu metni önerdik, onlar da çok sevdiler ve son yolculuk başladı. O sırada metin sadece 15-20 dakika uzunluğundaydı. Ben yeniden yazdım ve metni şu andaki haline getirdim. Oyunda, Kim O?‘daki bazı bölümler ve hatta Naz’ın bazı sahneleme fikirleri hala kullanılıyor. Örneğin seyircinin önüne gelip sakin bir edayla uzun uzun seyirciye bakan oyuncular. Yani Geçen Gün, 30 yıl önceki bir fikrin nihayet gerçekleşmesidir diyebiliriz. Bana sıkça sorulan bir soru şu: “Bugüne çok uyuyor. Yeniden yazarken güncelledin mi?” Açıkçası oyunun ele aldığı tema, herhangi bir “güncelleme” çabası gerektirmiyordu. Örneğin Kim O?‘dan alıp kullandığımız diyaloglarda herhangi bir değişiklik yapmaya gerek duymadım. Hatta yeniden yazarken özellikle “zamansız” kalmasını tercih ettim. Cep telefonu gibi birkaç ayrıntı dışında, 30 yıl önce olamayacak hiçbir şey yok bence metinde.

N.E.: Kerem’in de söylediği gibi yaklaşık olarak bir sene önce, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın kurucularından Mihran Tomasyan, bizi kurucularından biri olduğu ve henüz kurulma aşamasında olan Tophane Noise Band (TNB)’in özel bir sunumunu izlememiz için davet etti. Kentin özel mahallelerinden biri olan Tophane’deki mekanlarında biriktirdikleri, gündelik yaşamda hemen hergün, en az birinin karşımıza çıktığı nesneleri ses çıkartılabilen birer heykele dönüştürmüşlerdi. Büyülendik. Kullanılan malzemelerin ve çıkan seslerin oluşturduğu atmosfer bize Tarlabaşı’ndaki Manastır’ın içinde yer alan Kumpanya’da yaptığımız çalışmaları, özellikle de Kim o? isimli oyunumuzu hatırlattı. Mihran’la yollarımız taa o zamanlar kesişmişti. Yaklaşık olarak yirmi beş senedir birbirimizin işlerini takip ederiz. Bu heyecanlı buluşma Geçen Günadını verdiğimiz oyunumuzun üretimine vesile oldu. TNB’in bu özel sunumundan sonra Mihran bize birlikte bir çalışma yapmayı teklif etti. Çalışmanın ilk aşamaları, TNB’den Mihran Tomasyan, Serkan Aka, Ufuk Fakıoğlu, Selim Cizdan ile oyun metni, ses tasarımı, hareket anlayışı, oyunculuk, mekan tasarımı gibi birçok konu üzerine yaptığımız uzun ve keyifli toplantılarla neredeyse kendiliğinden aktı. Kerem kısa sürede metni yazdı. Üretim süreci, asistanlarımız Ahmet Mete Balyan ve Zivan Arya Çelik’in oyunculuk katkılarıyla bir hafta, on gün süren bir laboratuvar çalışmasıyla devam etti. Hatta ilk gün, çalışma saatinden önce, Çıplak Ayaklar Stüdyosu’nda, farklı boyutlarda yükseltiler ve TNB’nin gösteride kullanma ihtimali olan, ses çıkartılan nesneleri de kullanarak mekanı kurduk. Birbirimizi ve yapmak istediğimiz işi daha iyi anlamak için kimi zaman hareket ve ses anlayışı üzerine yaptığımız kısa konuşmalarla kimi zaman da bu konuşmalar doğrultusunda yapılan doğaçlamalarla çalışmamızı sürdürdük. Asistanlarımız Basma Seiba ve Ahmet Mete Balyan’la yönetmen yardımcımız Ekin Deniz Görk’ün bu doğaçlamaları sabitleme çalışmaları sırasındaki emeklerini de burada anmak isterim. Mihran ve projeyi birlikte tamamladığımız bütün arkadaşlarımızla, hayata, birçok konuya ve detaya yaklaşımımızda o kadar çok ortak nokta ve bir miktar da farklılık var ki bunlar birlikte ürettiğimiz işe olumlu olarak yansıdı. Hemen hemen hepimizin uzam, zaman, hareket, ses, söz, konularında özgür ve samimi olmak veya bilineni tersyüz etmek isteği, hep birlikte Geçen Gün’ü oluşturmamızı sağladı.
N.E.: Evet, bunu biz de çok istiyoruz ve heyecanla bekliyoruz. Tophane Noise Band’in hem yarattıkları enstrumanlar, hem de onlardan çıkardıkları seslerin birleşimi çok zengin çağrışımlar yaratıyor. Bu oyun için yaptıkları müzik, geçmiş ve gelecek arasında, sanki hem çok iyi tanıdığımız hem hiç karşılaşmadığımız birilerini, çok iyi bildiğimiz veya hiç bilmediğimiz yerleri, tanıdık gelen duyguları çağrıştırıyor. Takipçileri iyi bilirler ama burdan bir de ben söylemiş olayım. Onlar bazen DasDas’da kendi konserlerinde, bazen ‘Büyük Ev Ablukada’ konserinde, bazen bir sessiz film seslendirirken, bazen bir sanat galerisinde, bazen de belki kentin özel mahallerinden birinde, sokakta karşınıza çıkabilirler.

K.K.: Beykoz Kundura, bu şehrin hafızası içinde eşsiz bir yeri olan, çok değerli bir oluşum bizim için. Mekanın son derece özenli bir çalışmayla, zarar verilmeden ve çağdaş mimarinin olanaklarını da çok iyi kullanarak korunmuş olması, orayı çok özel kılıyor. Yapılan arşivleme çalışması ve müze, olması gereken ve özlediğimiz yaklaşımı çok iyi örnekliyor. Uzun yıllardır, çekim platosu olarak sinema sektörü için de önemli bir yere sahip. Ayrıca mekanın, estetik olarak gerçekten büyüleyici bir güzelliği var. Bu oyun için bir yapımcı arayışı içindeyken, Mihran bize Beykoz Kundura’yı önerdi. Söylediği anda, tamamdır dedik, bu çalışmanın doğru yeri orası. Gerçekten de oyun sanki orası için yapılmış gibi, mükemmel bir şekilde mekanla bütünleşti. Beykoz Kundura’nın ve Buse Yıldırım’ın yapımcı olarak ticari kaygılarla değil, gerçekten doğru ve değerli buldukları işler yapmak hedefiyle hareket ediyor olması da altı özellikle çizilmesi gereken bir nokta. Bildiğiniz gibi çağdaş gösteri sanatları, tüm dünyada, ticari getirisi çok fazla olmayan ama kültür ve sanatın gelişimi açısından önemsenen bir alan. Burada da yaptıklarımızı önemseyen ve sahip çıkan oluşumların olması çok değerli.
N.E.: Yapmak istediğimiz şey tam da buydu, çok doğru bir tespit. Metnin yazımı tamamlandıktan sonra gerçekleştirdiğimiz, bir hafta süren laboratuvar çalışması sırasında Geçen Gün’ün nasıl bir şey olacağını genel çizgileriyle belirlemiştik. Son bölümdeki tuğlalar da, rampa ve basamaklar da, oyundaki hareket üslubu da, bir sene önceki o ilk haftada bulunan fikirlerdir. Sonradan kullanmadığımız ya da değiştirerek kullandığımız bazı fikirler de oldu tabii. Hareket, ses ve sözün hatta nesnelerin, giysilerin, mekanın birbirine dönüşebilmesi, bunu yaparken seyirciyle sahici bir iletişim kurabilmek de bizim için çok önemli. Biz Mihran’la birbirimizin sanatsal eğilimlerini iyi biliyoruz ama Esme’yle ve Ozan’la ilk defa çalışıyorduk. Özdisiplinleri o kadar güçlüydü ki biz yönetmenlerin ve hareket tasarımını yapan Mihran’la Maral’ın zorlayıcı fikirlerimizi yaratıcı sonuçlara dönüştürdüler. Parçalı yapısı nedeniyle ezberlenmesi bu kadar zor bir metni ezberlemekle kalmadılar, o metni kendilerinden vazgeçmeden bünyelerine aldılar. İkisi de disiplinli ve yaratıcı oldukları kadar çalışılması keyifli oyuncular. Çoğu zaman benim başka gezegenden olmamın bile üstesinden geldiler.
K.K.: Mihran’la yaptığımız ilk toplantılardan birinde, hedeflediğimiz gösterinin yapısını tarif ederken şu tanımlar üzerinde özellikle önem vererek durmuştuk: Her bir öğe kendi başına o kadar güçlü olmalı ki, örneğin bu gösteriden hareket ve sözü çıkartsak, geriye kalan “şey” bir saatlik bir konser olarak izlenebilmeli. Veya müzik ve sözü çıkartsak, kalan “şey” bir dans gösterisi olarak izlenebilme değerine sahip olmalı. Aynı şekilde dansı çıkartsak, geriye müzikli bir oyun kalmalı. Aynı anlayışı, dekor ve ışık tasarımı konusunda da sürdürdük. Işık tasarımcımız Utku Kara’dan, sadece oynadığımız sahneleri doğru aydınlatmasını istemedik. Işığı kullanarak, her birine uzun uzun bakmak isteyeceğimiz “tablolar” oluşturmasını istedik. Aynı şekilde, dekor değişimlerini de, hareket tasarımının ve gösterinin izlemeye değer önemli bir aksiyon kategorisi olarak değerlendirdik.
N.E.: Evet, denebilir herhalde. Biz zihnimizi meşgul eden konu ve alanlarda genellikle bir hedefe ulaşma kaygısı olmadan detaylı çalışmalar yaparız. Bunlar bazen daha kısa bir zamanda sonuca ulaşıp tanıklık edilebilecek, izlenebilir bir şeye dönüşüyor. Bazen de sadece bizi besleyen bir çalışma olarak kalıp yıllar sonra, hiç beklemediğimiz bir zaman diliminde başka bir işe dönüşebiliyor. İkimizin de yıllardır bu alanlarda çeşitli eğitim kurumlarında dersler vermemiz de araştırmalarımızı sürdürmemize olanak sağlıyor ve bizi diri tutuyor. O yıllarda ben yenilikçi olmayı hedefleyerek değil zihnim öyle çalıştığı için, bugün de yaptığım gibi şeyler yapıyordum. Bünyesel bir durum yani, beslendiğim kaynaklar sanki kendiliğinden bir işlemden geçiyor gibi ve böyle işlere dönüşüyor. Tersyüz ederek yeni bir dengeye ulaşma tutkusu hep devam ediyor. Bu projede de çok olumlu birşey oldu. Benim işlerim genellikle hüzünlü anlardan oluşur. Bu, Geçen Gün’de Kerem’in espiri anlayışıyla birleşince müzik ve hareketin de etkisiyle çok katmanlı bir derinliğe dönüştü.
K.K.: Naz’ın söylediği “yenilikçi olmayı hedefleyerek değil zihnim öyle çalıştığı için” ifadesi çok önemli bence. Biz kendimizi seyirci yerine koyarak, izlemekten hoşlanacağımız işler yapmaya çalışıyoruz. Özellikle “farklı” veya “yenilikçi” olmak için fazladan bir gayret sarfetmiyoruz.
N.E.: Gerçekten bu konuda bir şeyler önermek giderek zorlaşıyor. Nüfus çoğaldıkça kaynaklar tükeniyor, görünür olmak zorlaşıyor. Hatta hayatta kalabilmek neredeyse imkansız hale geliyor giderek. Bütün bunlara rağmen tutkuyla, inançla, inatla, yapılmak istenen işin peşini bırakmadan sürdürme cesareti toplamak ve bireysel yaratıcılık devam ederken aynı zamanda kollektif üretim içinde olmak alan açabilir mi? Merkezden uzakta, ana akım içinde olmayan, kendi kollektifleri içinde üretilen işler yapmayı düşünmek yardımcı olabilir mi? Bilinen/bildiğimiz yöntemlerden farklı yöntemler geliştirilebilir mi? Kendini ifade edebildiğin farklı yöntemler geliştirilebilir mi? Başka çare yok gibi sanki. Farklı algı biçimleri oluşturmak lazım.
K.K.: Cevap vermesi çok zor bir soru. Ama ben çok önemli bulduğum tek bir bakış açısından cevaplayarak, hayatı biraz basitleştirmek istiyorum: Bence başkalarından beğeni toplamak için iş yapmamak çok önemli. Kendi zevkimize ve doğrularımıza göre, herkesten önce kendimiz için iş yapmalıyız. Özellikle cep telefonlarımızda yaşamaya başladığımız son yılların getirdiği “daha çok izlenme” ve “like toplama” odaklı yaşama kültürü, gerçekten iyi ve samimi işlerin çıkmasındaki en büyük engel. “Seyirci beğenisine göre” iş yapmayı çok zararlı buluyorum. “Kendini seyirci yerine koyarak” çalışmak, bence en doğru bakış açısı. İkisi çok farklı şeyler. Kendi beğenilerimizle, bizi mutlu eden, gurur duyduğumuz işler yapmayı sürdürürsek, yarattığımız süreklilik, zaman içinde kendi seyircisini de oluşturur mutlaka.

Bir şehir. Ve iki kişi. Birbirleriyle sürekli karşılaşan, geçişen, çarpışan, ama birbirlerini gerçek anlamda hiçbir zaman görmeyen iki kişi. Dünyaya karşı iki kişi. Şehrin içinde hareket ediyorlar. Ezilmemeye çalışıyorlar. Şehirle başa çıkmaya çalışıyorlar. Herkes onlara karşı, onlar tek başına. Kâh seksen yaşındalar, kâh on sekiz. Bir bakmışsın mağdur durumdalar, bir de bakmışsın suçluluk duygusu içlerini kemiriyor.
Biz tanıyoruz onları. Onlar da bizi tanıyor. Şehir değişiyor. Şehir sürekli farklı rotalar çiziyor. Şehir onları itip kakıyor. Diğer insanlar, şehirle bir olmuş, sürüklüyorlar onları. Her an başka bir tehdit altındalar. Sesler sarmalıyor hepsini. Kâh rahatsız edici bir kakafoni, kâh büyüleyici bir sükunet. Kâh bir gürültü yumağı, kâh bir müzik.
Ama aslında şehir de onlar, diğer insanlar da. Yani aslında ne kendilerinden başka bir şehir var, ne de kendilerinden başka diğer insanlar. Var olan sadece onlar. Yüzlerce, binlerce kendileri. Endişe dolu bir sevgi hikâyesi bu.
(Basın bülteninden)
*Bu söyleşi, 26 Ocak 2024 tarihinde Argonotlar.com‘da yayınlanmıştır.
Sümerbank‘ın ikonik logosunun yaratım hikâyesini merak edenler için Kundura Hafıza arşivinden sizin için seçtik…
Nahit Katlan*
Sümerbank tanıtma işaretleri, amblem, rumuz, kısaltmalar, alameti farikalar ve markalar gibi bütün özel tanıtıcı sembolleri içine alarak, ticari gelişim ve mevzuat hükümlerin tesiri ile ve daha çok ihtiyaca göre değişim gösteregelmişlerdir.
Sümerbank ismi başlangıçta, 2262 sayılı Kuruluş Kanununda, iki kelime olarak belirtilmiştir: SÜMER BANK… Gerçekte dil bilgisi açısından yerinde olan bu durum, pratik kullanışta ister istemez basitleştirilmiş, birleşmiş ve iki kelime SÜMER BANK tek kelime SÜMERBANK olmuştur. Bu, daha çok banka isimlerinde yadırganmayan ve çoklukla istenilerek yaratılan, yapılan bir durumdur.
Kısa yazılış gereğinin karşılanmasında, ilk zamanlarda ve çok zaman, Sümerbank, aralarına nokta koymaksızın Sümer ve Bank kelimelerinin ilk harfleri ile SB olarak ifade edilmiş ve edilmektedir. Bu şekildeki kullanışa resmiyet veren bir karara veya direktife rastlanılmamıştır. Durum, anlaşıldığına göre, ihtiyacın yarattığı bir pratik alışkanlıktan ve bir anonim benimseyişten ibarettir.
SB kısaltması, yan yana klasik kullanılma dışında, zamanla bir anahtar şekline, sembolüne sokulmuş ve bu da kolayca benimsenmiştir. Anahtar SB’nin ortaya çıkışı, resmi kayıtlara göre 1943lere kadar geriye götürülebilmektedir. (1) [1]Bu rumuzun daha gerilerde de kullanıldığı belirmiş, fakat ilk olarak neden ve nasıl ortaya çıktığı, kimce çizilip, lanse ve kabul edildiği, özel bilgiye dayanılarak da henüz öğrenilememiş ve güvenilir açıklıkla bilinir durumda değildir.
1943’te anahtar şekilli SB ile sadece SÜMER kelimesinin birlikte ve, Sümerbank mamullerini iç ve dış piyasada tanıtmak ve taklitçiliği önlemek maksadıyla bir alameti farika olarak tesciline gidilmiş ve bu markalar (şekil 1 ve 2), 9 Temmuz 1943 tarihinden itibaren 15 yıl[2] müddetle 7308 ve 7309 numaralarla İktisat Vekaletince tescil edilmişlerdir.
Başlangıçta belirli ölçülerle standartlaştırılmamış ve standartlaştırılmadan bu markalar, alameti farika olarak, Ekim 1943’te 79 sayı ile, mamuller üzerine kullanılmak üzere Sümerbank camiasına tamim edilmiştir.
1956 18 Aralığında Resmi Gazete de yayınlanan 4/8262 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi, Sümerbank’ın 1943’te tamim ettiği bu konuyu ele almış, genişletmiş, genelleştirmiş ve özetle, fabrikasyona tabi olmadan elde edilen zirai mahsuller, el işleri ve küçük sanat mamulleri üzerine, 1 Mart 1957 tarihinden itibaren imalatçısı tarafından tescil edilmiş bir markanın konulmasını mecburi tutmuştur. Bu karara bağdaşık olarak, Sümerbank müessese ve fabrikalarının çoğunda tescil ettirilmiş bir marka veya alameti farikanın bulunması üzerine, uzun süredir kullanımda olan anahtar SB işaretinin, bir standart olarak belirli ölçüler dahilinde yeniden tespiti ve bütün Sümerbank camiasında kullanılması faydalı mütalaa edilmiş ve bunu temin maksadıyla hazırlanan şekil standardı (Şekil 3), 1 Mart 1957 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuş ve bu standartlaştırılmış anahtar SB’nin mamuller üzerinde yeknesak marka olarak kullanılması, herhalde 7308 ve 7309 tescil numaralı markaların hüküm ifade ediş sürelerinin sona ermesinin yaklaşmasıyla da, Genel Müdürlükçe uygun görülmüş Yönetim Kurulunca 1.3.1957 tarihinde 302 sayı ile onanıp kararlaştırılmıştır.
[1] Sümerbank Plan ve Organizasyon Müdürlüğü kayıtları.
[2] 3.3.1965 tarih ve 551 sayı ile Kabul edilen ve 12.3.1965 de yayınlanıp 12.6.1965 de yürürlüğe giren son ve yeni “Markalar Kanunu” nun 16. Maddesi, marka hakkının tescil tarihinden itibaren hüküm ifade ediş süresini 15 yıldan 10 yıla indirmiştir.
Bakanlar Kurulu kararnamesinin koyduğu tescil zorunluluğu üzerine, standart şekli ile anahtar SB markası, Sümerbank adına 28.02.1957 tarihinden itibaren 15 yıl müddetle, Adalet Bakanlığının 16.3.1957 tarih ve 14893 sayısıyla kayıt ve İktisat ve Ticaret Vekaletince 17635 numara ile tescil edilmiştir.
Standartlaştırılmış anahtar SB’nin, 1957 başında bütün camiaya yapılan 5666 sayılı direktifle, ‘Şekil Standardı’ olarak demirbaş kayıtlarına alınmasını istenmiş ve altına müessese veya fabrika isimleri yazılmak suretiyle işaretin marka olarak da kullanılabileceği belirtilmiştir. Ayrıca kısa bir süre sonra Mart 1957 sonunda, bütün camiada tek bir kullanışı temin için, 127 sayı ile şekil standardı da iliştirilmiş olarak yeniden bir tamim yapılmıştır.
Genelleştirilen bu amblem ve marka dışında, müessese ve fabrikaların çoklukla Genel Müdürlüğün tasvibini alarak hazırladıkları çeşitli özel alameti farikalar, markalar, işaretler de tescil edilmekte olaraktan vardır ve kullanılagelmektedir.
Bu konuda camia içinde koordinasyon sağlayıcı bir düzen kurmak üzere, 1945 ortalarından itibaren, zaman zaman üzerinde değişikler de yapılarak bir ‘Sümerbank Alameti Farika Yönetmeliği’ hazırlanmıştır. Kayıtlardan, 1949larda bile taslak üzerinde yazışmalar, çalışmalar olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, bugün yürürlükteki yönetmelikler içinde böyle bir yönetmeliğe rastlanmayışı tasarıya son şekil ve resmiyet verilmediği göstermektedir. İhtiyaç kendini hissettirdiğinde herhalde yeni bir çalışma ile konu tekrar ele alınacaktır.
Rumuzlar hususunda, Sümerbank içi çalışmalar dışında, Sümerbank’ı kısaca tanımlamak üzere bazı öngörüler de ortaya çıkmıştır. Örneğin, 1962 sonunda ‘Merkezi Hükümet Teşkilatı Araştırma Projesi Yönetim Kurulu Başkanlığı’nca hazırlanan ‘Devlet Teşkilatı ve Görevleri’ adlı kitapta, rumuzlar bahsinde Sümerbank için ‘SÜMB’ tespit ve teklif edilmiş, fakat Sümerbank’ça, bu görüş yerinde bulunmayarak kullanılagelen ‘SB ve/veya anahtar SB’ rumuzunun devamında istek, ısrar ve karar gösterilmiştir.
Bugün anahtar şekilli SB işareti, belirli standart ölçüleriyle, Sümerbank’ın genel resmi amblemi, sembolü, markası, alameti farikası, kısaltılmış rumuzu olarak tutulmuş, tanınmış, tanıtıcı ve şimdilik yeterli durumdadır.
Bu genel durum yanında Sümerbank haberleşmelerinde kolaylık sağlama maksadıyla, özellikle telgraf adreslerinde bazı kısaltmalar yapıldığı da görülür. Başlangıçta ‘SÜMERUM’ ve bugün ‘SÜMERBANK’, kullanılmış, kullanılan ve telgraf adresleri için kısaltılmış rumuzlardır. Bu konuda müessese ve fabrikalar da, çoklukla müstakilen özel ve değişik kısaltmalar seçmişler ve kullanılmaktadırlar. Evvelce hazırlanıp tescil edilememiş ve fakat taslak çalışmaları yeniden başlayan ‘Haberleşme İşleri Yönetmeliği’, herhalde bu hususları da kapsayarak tanıtma işaretlerini düzenlemekte faydalı ve yardımcı bir doküman olabilecek görüşündedir.
Zaman, bugünün ‘SÜMERBANK’ ve ‘Anahtar SB’ rumuzlarının ne gibi bir gelişme izleyeceğini gösterecektir.
“Çok sağlam metin, oyunculuk, dans ve sesten oluşturulan sıra dışı gösterinin en büyük gücü, farklı disiplinlerin kusursuz bir uyumla benzersiz bir bütünlüğe ulaşması. Bu bağlamda yılın en önde gelen tiyatro olaylarından biri, hatta en önemlisi.”
Erdoğan Mitrani*

Yazar, yönetmen, oyuncu, dramaturg Kerem Kurdoğlu ile, neredeyse tüm oyunlarının dekor ve kostümlerini tasarlamış, kimi oyunlarını birlikte tasarlayıp yöneten, kimini tek başına uyarlayıp sahneleyen Naz Erayda’yı ilk kez 1990’ların başlarında, Tarlabaşı Bulvarında değişik topluluklara açılmış eski manastırın bir salonunda kurdukları Kumpanya ile tanıdım. Otuz yıl önce hayranlıkla izlediğim nefes kesici ‘Fayton Soruşturması’nın çağının çok ötesinde, geleceğin tiyatrosu olduğunu düşünmüştüm. Topluluk, ‘Canlanan Mekân’(1994), ‘Kim O’ (1995), ‘Haritadan Naklen Yayın’ (1996), ‘Everest My Lord’ (1997), ‘Vınnlamanın Binbir Yolu’ (1998), ‘Sahte Kimlikler 5’ (2000) ve ‘Yine Ne Oldu’ (2002) ile görme ve algılama biçimlerini tersyüz eden benzersiz öncü işler yapmayı sürdürdü.
Kumpanya, mekânın 2006’da kapanmasıyla tiyatroya bir süre ara verdi. Post-Prodüksiyon Stüdyosu ABT’nin yöneticisi, görsel efekt ve post prodüksiyon süpervizörü Kerem Kurdoğlu başarılı bir kariyerin paralelinde, Bilgi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev yaptı. Artık eşi olan Naz Erayda, Türk Sinemasının önde gelen sanat yönetmenlerinden biri oldu, çok sayıda üniversitede eğitmenlik yaptı ve atölyeler yönetti. Ama, tiyatro tutkusu ikisinin de peşini bırakmadı.
2008’de Kurdoğlu, Kafka’nın Dava’sını, bildik anlamda “Kafkaesk” olarak değil, cilalı bir eğlence dünyasının sarıp sarmaladığı yükseklerden dibe yuvarlanma öyküsü olarak yeniden yazarak ‘İstanbul’da Bir Dava’ adıyla yönetti. Müziğin, koreografinin, görselliğin ön plana geçtiği bu müthiş etkileyici yorumu, beklenmedik biçemine karşın, metnin özüne müthiş sadık bir çalışmaydı.
2019’un sonlarında Kurdoğlu, Boğaziçi Üniversitesinde 1980’lerde tiyatro yaptığı arkadaşlarıyla bir araya gelerek, ‘Kel Şarkıcı’ya çağcıl ve heyecan verici bir yorum getirdi.
Artık tiyatrodan uzak kalma süreci bitmişti, pandeminin hemen ardından Kurdoğlu, ünlü Shakespeare karakterlerini çağımızın gözünden yorumlayan bir üçleme yazmaya girişti. Tek kişilik oyunlardan oluşan üçlemenin ilk oyunu, prömiyerini 26. Tiyatro Festivali’nde yapan ‘III. Richard: Niçin Yaptım’, Richard’ın tutkuyla bağlı olunan bir hedef varsa, uğrunda kötülüğe başvurmanın sorun olmadığını, hatta kötülüğün arsızca kullanılabileceğini ve kullanılması gerektiğini savunduğu hınzır bir kara güldürüydü. Mehmet Birkiye’nin yönettiği oyun, Afife Jale ödüllerinde Hakan Gerçek’e En İyi Erkek Oyuncu ödülü getirdi. Üçlemenin diğer ikisini heyecanla beklerken bu kez Kundura Sahne ilk yapımı ‘Geçen Gün’le, Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nu yeniden aynı projede buluşturdu.
Bu yazının konusu, Kurdoğlu’nun yazdığı ve Erayda ile birlikte yönettiği hibrit performans ‘Geçen Gün’. Böylesine uzun bir girişin amacı, İstanbul’da 15-16 yıl önce başlattıkları Rönesans’la, hâlen tiyatronun hasını yapmayı sürdüren tüm genç tiyatrocularının yolunu açan gerçek öncünün, Kerem’le Naz’ın Kumpanya’sı olduğunu anımsatmak, bilmeyenleri de bilgilendirmek.
Bir şehrin ve iki kişinin iç içe geçmiş çok sayıda, ama aslında hepsi aynı hikâyesi olan
‘Geçen Gün’ tiyatronun bildik kalıplarını kıran, anlatımı farklı biçem ve katmanlarda aktaran, iki oyuncunun performansını şaşırtıcı müzik ve ses düzeniyle, dans tiyatrosuna yakın koreografik hareket tasarımıyla harmanlayan bir çalışma.
Kerem Kurdoğlu ve Serkan Aka, boş bir sahnede, ekibin devamlı yerlerini ve mesafelerini değiştirdiği iki metal merdiven ve ince uzun iki metal platformla, inişleri, çıkışları, yokuşları, genişleyen ve daralan yolarıyla İstanbul’u başarıyla oluşturmuşlar. Oyunun belki de en önemli karakteri olan İstanbul’un, oyuncuları sarıp sarmalayan, alçalıp yükselen, kimi zaman nerdeyse sessizliğe dönüşse bile hiç susmayan sesini, arka planda yer alan Tophane Noise Bandvar ediyor. Selim Cizdan, Serkan Aka, Ufuk Fakıoğlu, Mihran Tomasyan’dan oluşan topluluk, başta Tophane’nin, genelde şehrin atıklarından gerek bulduğu gerekse yılmadan depoladığı malzemelerle ürettiği enstrümanlarla benzersiz bir ‘müzik’ yaparak, kentin sesini bir ‘gürültü senfonisine’ dönüştürüyor.
Esme Madra ile Ozan Çelik, müthiş şiirsel metni, aralarında paylaşarak, kimi zaman birer solo, kimi zaman birinin başladığını diğerinin tamamladığı bir kanon, kimi zaman bir koral olarak seslendirirken, bazen hareket ediyorlar, bazen hareketsiz konuşuyorlar, bazen de konuşmasız bir hareket serisi metnin akışını kesiyor. Uygulayıcı yapımcı Çıplak Ayaklar Stüdyosu’ndan Maral Ceranoğlu ile Mihran Tomasyan’ın hareket tasarımı hem iki oyuncunun hem başa çıkmaya çabaladıkları şehrin devinimlerini düzenliyor. Oyun başlarken bir ‘master of ceremonies’ olarak sahneye giren Tomasyan, ses ekibini de şehrin kalabalıklarına dönüştürüyor.
2003’te kurulan Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın, kendi dilini oluşturarak henüz adı bile konmamışken dans tiyatrosunun hasını yaptığını, alanına amatör ve profesyonel çok sayıda dansçı kazandırdığını da hatırlatayım.
Çok sağlam metin, oyunculuk, dans ve sesten oluşturulan sıra dışı gösterinin en büyük gücü, farklı disiplinlerin kusursuz bir uyumla benzersiz bir bütünlüğe ulaşması. Bu bağlamda yılın en önde gelen tiyatro olaylarından biri, hatta en önemlisi. 13, 14, 27, 28 Ocak ve sezon boyunca Kundura Sahne’de. Mutlaka izlenmeli.
*Bu yazı 10 Ocak 2024 tarihli Şalom gazetesinde yayımlanmıştır.
Beykoz Kundura’da 2023 oyun, dans, müzik ve filmle dolu dolu geçti. Ve işte bir yıl boyunca Kundura Sahne ve Kundura Sinema’da yaşananlar…
Kundura Sahne yapımı GEÇEN GÜN, 8 Aralık’ta prömiyerini yaptı. Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu’nun birlikte yönettikleri oyun, seyircinin alkışlarıyla karşılandı.
Beykoz Kundura’nın restorasyonuyla büyüleyen sineması Kundura Sinema, bu yıl 5. yaşını restore klasiklerle kutladı. Kapılarını ilk kez 2018 yılında açan ve özgün içerikleri ve kürasyon programlarıyla İstanbul’un en gözde salonlarından birine dönüşen Kundura Sinema, ilk yıl programında yer alan filmlerden özel bir seçkiyi bir araya getirdi. “Kundura Sinema’nın Hafızası” adını taşıyan programda, 1940’lardan 2010’lara uzanan zengin ve renkli bir film seçki, restore kopyalarıyla İstanbullu seyirciyle buluştu. >>>İZLE
Kundura Sahne uluslararası sahnelerin konuşulan projelerini İstanbullu tiyatroseverlerle buluşturmaya devam etti.
Tiyatronun sınırlarını teknolojiyle genişleten ödüllü projeleriyle dünya sahnelerinde tartışmalar yaratmış sanat kolektifi Rimini Protokoll’den “Namevcut Konferans” (Conference Of The Absent), 31 Mart’ta Türkiye prömiyeri ile Kundura Sahne’deydi. >>>İZLE
“Namevcut Konferans”ın gösterimi için Türkiye’de bulunan İsviçreli yönetmen, sanatçı ve küratör Stefan Kaegi, Beykoz Kundura‘da bir de atölye verdi ve performansa yönelik geliştirdiği dijital aplikasyonları ve ‘katılımcı seyirci’ye yönelik yenilikçi formatları, katılımcılarla paylaştı.>>>İZLE
Belgesel tiyatronun yeni mucitleri olarak gösterilen Brüksel merkezli sanatçılar Silke Huysmans ve Hannes Dereere’nin tek kelime konuşmadan ve tamamen bir akıllı telefon aracılığıyla gerçekleştirdikleri performansları “Cennet Ada” (Pleasant Island), Türkiye’de ilk kez ve tek gösterim ile 10 Mayıs’ta Kundura Sahne’deydi. >>>İZLE
2003 yılında kurdukları Taldans ile yakından tanıdığımız Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan ile 2006 yılından beri birlikte çalışan Portekizli sanatçı ikilisi Sofia Dias ve Vítor Roriz’i aynı sahnede buluşturan “Never Odd Or Even”, 3 Kasım Cuma akşamı Kundura Sahne’de Türkiye prömiyerini yaptı. >>>İZLE
Bir Yaz Gecesi Festivali, yedinci kez Boğaz’ın kıyısında film ve müziği buluşturdu.
Boğaz’ın kıyısında ve yıldızların altında benzersiz bir izleme deneyimine davet eden Bir Yaz Gecesi Festivali, Ağustos’ta 9 gün boyunca İstanbullulara açık havada film ve müzik keyfi yaşattı. Festivalin film ve müziğin birlikteliğinden ilhâmla yaratılan Restore Klasikler programı bu yıl, Oscar ve Grammy ödüllü İtalyan besteci Nino Rota’ya odaklanarak Rota’nın müziklerini yaptığı “Tatlı Hayat” (La Dolce Vita, 1960), “8½” (1963), “Kızgın Güneş” (Plein Soleil, 1960), “Baba” (The Godfather, 1972) ve “Baba 2” (The Godfather Part II, 1974) adlı klasikleri, restore edilmiş kopyalarıyla yeniden seyirciyle buluşturdu. Usta müzisyenleri perdenin önünde ağırladığı Canlı Müzik Eşliğinde Sessiz Film programında ise, 100 yıl öncesinden sirk temalı filmler gösterilecek ve Almanya’dan Frank Bockius, Türkiye’den Korhan Futacı, Islandman ve Okay Temiz, canlı performanslarıyla filmlere eşlik etti.
>>>İZLE
Bir Yaz Gecesi Festivali’nin bu yılki konuklarından biri de Alman sessiz film virtüözü ve davul sanatçısı Frank Bockius oldu. Sessiz film dünyasının önde gelen eşlikçilerinden biri olan sanatçı, festival kapsamında düzenlediği bir atölye ile Türkiye’den müzisyenlere sessiz filme müzik yapmanın inceliklerini öğretti. Sessiz sinemaya ilgili genç müzisyenlere ve doğaçlama tekniklerine hakim caz profesyonellerine yönelik düzenlenen atölyeye katılan müzisyenler ayrıca, festivalde gösterilen “Sirk Filmleri” gösteriminin eşliğinde Frank Bockius ile birlikte sahne aldılar.
Kundura DocLab, ilk edisyonuyla belgesel film ve tiyatro yönetmenlerini ağırladı. Beykoz Kundura’nın farklı disiplinlerin izinde tartışma ve üretim olanakları yaratmak amacıyla 2021 yılında kurduğu laboratuvar programı KunduraLab’in çatısı altında başlatılan Kundura DocLab; sinema ve tiyatro pratiğini buluşturarak, katılımcılara bir hafta boyunca, çağdaş ve disiplinlerarası bir yaklaşımla ortak araştırmalar yapma şansı sundu.
>>>İZLE
Geleneksel Avrupa Film Ayı (Month of European Film) kutlamaları Türkiye’de bu yıl Kundura Sinema’da gerçekleşti. Avrupa Film Akademisi ile Creative Europe Media ortaklığında ve Institut Français İstanbul’un destekleriyle düzenlediğimiz Avrupa Film Ayı programında, Fransız sinemasının unutulmazlarından 5 film gösterildi.
>>>İZLE
Caz tarihinin en önemli albümlerinden “The ORTF Recordings PARIS 1971”in plak baskısına özel lansman konseri Kundura Sahne’deydi. Amerikalı caz müzisyeni Don Cherry, perküsyon ustası Okay Temiz ve Güney Afrikalı basçı Johnny Dyani’den oluşan Don Cherry Trio’nun en başarılı plakları arasında gösterilen ve 1971’de Paris’teki ünlü ORTF stüdyolarında kaydedilen albümdeki parçalar bu kez, Okay Temiz plays Don Cherry adlı müzik projesiyle yeniden hayat buldu. Davulda Okay Temiz, piyanoda Harald Svensson, basta Ozan Musluoğlu, keyboard’da Tomi Temiz ve trompette Can Ömer Uygan’ın olduğu grup, Ekim ayında Caz Plak etiketiyle sınırlı sayıda basılan ve kısa sürede tükenen albümü 52 yıl sonra İstanbul’da canlandırdılar.
>>>İZLE
Beykoz Kundura, 29 Nisan Dünya Dans Günü’nü, 14 yıl önce kaybettiğimiz efsanevi dansçı ve koreograf Pina Bausch’a selam gönderen “Dans Aşkına: Pina Bausch” adlı film ve sohbet programıyla kutladı. Kundura Sahne ve Kundura Sinema ortaklığıyla hazırlanan program kapsamında, Chantal Akerman’ın yönettiği 1983 yapımı “One Day Pina Asked… / Bir Gün Pina Dedi ki…” ve 2022 Almanya yapımı “Dancing Pina / Dans Eden Pina” adlı filmler seyirciyle buluştu.
>>>İZLE
Programda ayrıca, Kundura Sinema’da “Pina’yı Anlamak ve Anlatmak” başlıklı bir sohbet gerçekleşti. Sinema yazarı Ekrem Buğra Büte’nin moderatörlüğünde yapılan sohbete, dans sanatçısı ve koreograf Leyla Postalcıoğlu ve sinema yazarı ve küratör Müge Turan katıldı ve birlikte Pina Bausch’un sinemada ve sahnedeki büyüsünü konuştuk.
Programın bir sürprizi de, Pina Bausch’un kendisi kadar ünlü nelken-line (nelken-çizgisi) adlı dans dizisini tüm katılımcılarla Beykoz Kundura’nın sahilinde canlandırmak oldu.
Yılın son etkinliği Kundura’da Yerli Malı Haftası, yerli sahnenin usta ve yaratıcı isimlerini gösteri ve sohbette buluşturdu. Cumhuriyet tarihinde sanayileşmenin ve yerli üretimin en önemli simgesine dönüşmüş Sümerbank Deri ve Kundura Sanayi Müessesesi’nin hatırasından ilhâm alarak hazırlanan Kundura’da Yerli Malı Haftası programı bu yıl, yerli tiyatro ve performans üretimlerine odaklanıyordu. Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan’ın Beykoz Kundura’da geliştirdikleri projenin seyircili provasının gösterildiği programda, yerli sahne üretimlerine dünden bugüne bakan “Yerli İçerik, Yeni Biçim” başlıklı bir sohbet de yapıldı. Ayşe Draz ve Özlem Hemiş‘in yürütücülüğünde yapılan sohbete, Dikmen Gürün, Filiz Sızanlı, Gülhan Kadim, Kerem Kurdoğlu, Melih Kıraç, Mustafa Kaplan, Naz Erayda ve S. Buse Yıldırım, konuşmacı olarak katıldılar.
>>>İZLE
