Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma ile Kundura Sahne ortaklığında yürütülen sanatçı programı VARDİYA’nın bu yılki sanatçılarıyla Beykoz Kundura’da geçirdikleri bir haftayı ve Hafıza arşivinden onlara kalan fikir ve duyguları sorduk.

Hem yoğun hem de rahatlatıcı geçti. Bir yandan sanatsal araştırmamın bir kolu olan yıkıntılar üzerine yoğunlaştım ve çalıştım öte yandan her şeyden biraz uzakta olmanın getirdiği sükunet beni dinlendirdi.
Daha önce yurt dışında çeşitli misafir sanatçı programlarına katıldım. Her misafir sanatçı programının yapısı ve sunduğu kaynaklar kendine özgü ve birbirinden çok farklı oluyor. Bu nedenle Beykoz Kundura’yı diğerleriyle kıyaslayamam.
Beykoz Kundura’da kalmaya başladığım andan itibaren aklımda hep bir antik kent analojisi vardı. Sonuçta Denizli’de, iki antik kentin kalıntıları arasında büyüdüm. Muhtemelen bu erken tecrübem nedeniyle, kalıntılar sanat pratiğimin önemli kaynaklarından birini oluşturuyor.
Pratiğimde iyileşmeyi araştırırken ulaşılmaz olanlarla etkileşime geçmenin ve donuk-ölü-zaman aşımına uğramış-kayıp kabul edilenleri deneysel olarak yeniden canlandırmanın yollarını arıyorum.
“Donuk, ölü, zaman aşımına uğramış ve kayıp” kalıntıları tanımlıyor adeta. Peki kalıntılar nasıl canlandırılabilir? Bunu düşünüyorum. Beykoz Kundura’daki araştırmamda kalıntıları hikayenin zamana ve yok oluşa direnişi olarak ele aldım. Devamlılığın yollarını ve yeniden canlanma olasılıklarını inceledim.
Süreç pek çok açıdan hayal gücümü tetikledi ve kalıntılar üzerine süregiden araştırmamı besledi. Kalıntıların ortasında yeniden canlanma ihtimallerini bir kaç başlık altında gözlemledim. Hareket ve yeniden canlanma ilişkisini ışığın hareketi ve ritüellerin devamlılığına bağlı hareket olarak iki başlık altında ele aldım. Geniş mekanlardaki boşluk ve sessizliğin yeniden canlanma olasılıklarına alan açarak Beykoz Kundra’daki kurmaca ile hakikat arası iç içe geçmiş ilişkiyi beslediğini düşündüm. Bu iç içelik çok Beykoz Kundura’ya özgü bir durum.
Bu gözlemlerim tabii ki pek çok yaratıcı ihtimale açılabilir.

Bir hafta boyunca Beykoz Kundura’da dünyadan soyutlanarak, eski fabrika binalarının ve film setlerinin oluşturduğu hayâli mekanlarda yaşadım. Dışarı çıktığımda bile, bu mekanların geçmişinden ipuçları aramayı sürdürdüm. Bu kadar yoğun bir şekilde bir yere konsantre olmak, benim sevdiğim, sıklıkla başvurduğum bir sanatsal araştırma yöntemi.
Daha önce de misafir sanatçı programlarına katıldım ve beni davet eden kurumların mekanlarından ve koleksiyonlarından ilham aldım. Kundura Hafıza’nın daveti, direkt olarak arşiviyle ilgili olduğu için benim için çok ilginçti.
Bir hafta boyunca beni en çok çeken şey, eskiden burada çalışmış olan işçi ve memurların sözlü tarih kayıtları oldu. Bu insanlarla kurduğum hayali yakınlık yoluyla cumhuriyet tarihinin sosyal politikalarına, toplumsal cinsiyete, sinemaya, fordizme dair içgörüler edindim.
Bu süreç mutlaka yeni ihtimaller yaratmıştır, ancak tam ne olduklarını henüz ben de bilmiyorum.

Beykoz’da bir haftam harika geçti diyebilirim. Mekanın İstanbul merkeze yakın olması ve doğanın içinde, denizle bu kadar temas halinde olabilmek inanılmaz bir deneyimdi. İstanbul’u bambaşka bir şekilde gözlemleyebildim. Sabahın çok erken saatinde ve ya çok geç bir saatte kadın olarak orada güvende hissedebilmek ve özgürce dışarıda olabilmek önemli bir fırsattı. Misafirhanede kaldığım oda da oldukça konforluydu ve bu, deneyimimi daha da güzelleştirdi. Beykoz Kundura misafir sanatçı programında her şey düşünülmüş ve sanatçıların kendilerine odaklanabilecekleri pekiyi bir ortam sağlanmış.
Beykoz Kundura Fabrikası, tarihi bir endüstriyel miras ve kültürel etkinliklerin düzenlendiği önemli bir mekan. Binaların dere ve su ile olan ilişkisi, deri ve kagit üretimi için koşulların uygunluğuna göre belirlenen mekânların hafızası geçmişle olan bağlantısı, yerleşilmiş bir yer olarak tarihini okumak, arşivine girmek ve orada neler yaşandığını hayal etmek bana yeni bir perspektif kazandırdı.
Kendimce bir arşiv tutarak, denize vurmuş nesneleri veya fabrikadan kalan mozaik parçalarını topladım. Oradaki ağaçların, İstanbul’un bitki örtüsünün yansıması olan örneklerini bakmak ve seni sarmalayan çevreyi hissetmek çok güzeldi. Bir hafta boyunca hem kendi kendime kalabilmek hem de şehrinde olup aynı zamanda yalnız ve konforlu bir zaman geçirmek benim için çok değerliydi.
Özellikle arşivdeki fabrika çalışanlarının tecrübelerini, videolarını izlemek ve bize özel tahsis edilmiş bilgisayarı kullanabilmek iyi imkânlardı.
Evet, dünyanın birçok yerinde birçok sanatçı misafir programına katıldım. Ancak Beykoz, benzersiz bir deneyim sundu.
Açıkçası bitmesini hiç istemedim; benim için biraz kısa bir süreydi. Gerçekten deniz derya bir arşiv var ve en inanılmaz ve dönüştürücü kısmı, bu kadar çok kıvançlı hikaye dinlemek oldu. Fabrikada iş bölümüne ayrılmış birçok kolda çalışan insanların, bütün gün aynı şeyi yapmaktan mutluluk ve heyecan duyup bunu özgürleştirici bir şey olarak deneyimlemeleri ilginçti.
Orada, çocuklara yönelik etkinliklerin düşünülmesi, insanların gece sinemaya gitmesi ve hayatın yoğun bir şekilde yaşanması beni etkiledi. Beykoz Kundura Fabrikası’nın bu sosyalleşme ortamında, insanların birbirleriyle bıkmadan usanmadan zaman geçirmesi ve böyle bir deneyim sağlaması oldukça ilginçti.
Ben, özellikle çekimler ve toplayıcılık yaptım diyebilirim. Muhtelif nesneler topladım ve bununla ilgili bir iş üretmeyi planlıyorum. Bu süre zarfında tüm binalarda günlerce, hatta aylarca çalışıp daha fazla okumak ve keşfetmek istedim.
Evet, kesinlikle yarattı diyebilirim. Tarihi nasıl kurguladığımız ve o anda yaşanan deneyimlerin tarih yazımında genellikle dışlandığını düşünüyorum. Bu yüzden, hem arkeoloji hem de jeoloji çalışmalarımla buradaki arşivde edindiğim deneyim benim için çok değerliydi. Genelde çok daha uzak geçmişe bakarken, burada daha yakın geçmiş üzerine düşünme fırsatı buldum.
Özellikle fabrikada kullanılan malzemeler, maddelerin işlenmesi ve değerlendirilmesi konusunda bedenimizin ve bulunduğumuz yerin, suyun, toprağın ve iklimin etkisini nasıl ilişkilendirdiğimiz üzerine düşündüm. Beykoz Kundura, bu anlamda benim için bir okul veya kampüs gibiydi. Hem malzeme üzerine düşünmek, hem de ritim, günlük yaşam ve iklim krizi çağında üretim koşullarını değerlendirmek açısından büyük bir pencere açtı.
Ayrıca, mekânı fotoğraflamak ve şu an nasıl kullanıldığını gözlemlemek de enteresandı. Bu deneyim, pratiğimi kesinlikle etkiledi ve yeni imkanlar yarattı. Bu davet için çok teşekkür ediyorum.

Kundura Sahne’nin performans pratiğine olan deneysel, yenilikçi ve araştırmacı bakışı ile Kundura Hafıza’nın yerel bilgeliğin peşinde, yitirilenleri koruyan yaklaşımının birleşiminden doğan sanatçı programı Vardiya, 2022 yılında başladı. Bugüne dek, Gözde İlkin, Alican Tezer, Canan Yücel Pekiçten, Çıplak Ayaklar Kumpanyası gibi sanatçı ve kolektiflerin misafir olduğu program, sanat ve arşivin buluştuğu yeni düşünme ve karşılaşma alanları yaratmayı amaçlıyor.
Venedikçe ‘vàrdia’ ile İtalyanca ‘guardia’ sözcüklerinden ve ‘korumak, gözetmek, nöbet tutmak’ anlamlarındaki İtalyanca ‘guardare’ fiilinden Türkçeye uyarlanmış ‘vardiya’ kelimesinin sözlük anlamından esinle yaratılan program, Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası’nda işçilerin birbirlerine nöbetlerini devrettikleri vardiya çalışma sisteminden ilhâmla kurgulandı. Sanatçılar, bir hafta boyunca Kundura Hafıza’nın arşivinde zaman geçiriyor ve bir önceki sanatçıdan devraldığı araştırma odaklı üretimini kendi pratikleriyle geliştirerek özgün fikirler üretiyorlar. Bir haftanın sonunda ayrılırken de bir sonraki nöbeti tutacak sanatçıya biriktirdiklerini devirde bulunuyorlar.
Vardiya’nın 2023 ve 2024 sanatçıları 1 Haziran’da aynı sahnede buluşuyor. Vardiya sürecinde yaşanan deneyimlerin paylaşılacağı sohbeti, Art Unlimited’in Genel Yayın Yönetmeni Merve Akar Akgün yürütecek ve Vardiya 2023’ten modern dans topluluğu Çıplak Ayaklar Kumpanyası ekibi ve Vardiya 2024’ten de görsel sanatçı ve yönetmen Sena Başöz, güncel sanatçı ve küratör Sibel Horada ve fotoğraf sanatçısı Sinem Dişli, sohbete konuşmacı olarak katılacaklar. Seyircilerin katılımına da açık olacak sohbete rezervasyon için buradaki linke tıklayınız.
Beykoz Kundura’nın dünyadan film ve performansları buluşturacak bahar programı, belgesel tutkunlarını bekliyor. Belgesel tiyatronun usta isimlerinden Almanya’dan Rimini Protokoll ve Lübnanlı sanatçı Rabih Mroué’nin performansları Kundura Sahne’ye gelirken, belgesel sinemanın son dönem ödüllü örnekleri Mayıs ve Haziran’da Kundura Sinema’da ücretsiz gösteriliyor.

22-27 Nisan
Türkiye ve komşu ülkelerden film ve oyun yönetmenlerini İstanbul’da buluşturacak Kundura DocLab’in ikincisi 22 Nisan’da başlıyor. Beykoz Kundura’nın belgesel sinema ve belgesel tiyatro yönetmenlerine yönelik hazırladığı proje ve kapasite geliştirme platformu Kundura DocLab, katılımcılara bir hafta boyunca, çağdaş ve disiplinlerarası bir yaklaşımla ortak araştırmalar yapma şansı sunacak. Dilek Aydın, Gurur Ertem, S. Buse Yıldırım ve Yelta Köm’den oluşan jürinin seçtiği 10 yönetmen, alanında uzman isimlerin eğitmenliğinde projelerini geliştirecekler. Kundura DocLab’e bu yıl Azerbaycan’dan Imam Djabirowich Hasanov, İran’dan Hesam Eslami, Javad Ebrahiminejad ile Mahshid Afzali, Sırbistan’dan Sonja Djekic ve Türkiye’den Berkay Tunalı, Deniz Yüksel Abalıoğlu, Didem Kris, Etna Ozbek ile İdil Akkuş yeni projeleriyle katılacak. Seyirciye de açık gösterimlerin de gerçekleşeceği platformun bu yılki programı, dramaturg Aljoscha Begrich ve yaratıcı sinema yapımcısı Bruni Burres’in danışmanlığında hazırlandı.

23 Nisan
Avrupa Film Akademisi ödüllü Gürcü asıllı Fransız belgesel sinemacı Nino Kirtadze’nin belgeseli “Gürcistan Hakkında Bir Şeyler” (Something about Georgia, 2010) 23 Nisan’da Kundura Sinema’da ücretsiz gösterilecek. IDFA, ZagrebDox, DfOK Leipzig gibi önemli belgesel film festivallerinde yarışan ve Visions du Réel’den SRG SSR Ödülü’nü alan film, Ocak 2008’deki başkanlık seçimlerinden başlayarak Ağustos ayında Rusya ile yaşanan kaosa uzanarak Gürcistan devletinin kritik ve şiddet dolu bir yılına tanıklık ediyor. Gösterime Nino Kirtadze de katılacak ve seyircilerin sorularını cevaplayacak.

24, 26, 27 Nisan
Kundura DocLab’in bu yılki heyecan verici konuklarından biri de, Lübnanlı tiyatro yönetmeni, oyuncu, görsel sanatçı ve oyun yazarı Rabih Mroué olacak. Güncel sanat, tiyatro ve performans alanında ürettiği çalışmalarıyla çok tartışılan Rabih Mroué, “Bir Bulutla Yol Almak” (Riding on a Cloud) ve “Bana Sigarayı Bıraktır” (Make Me Stop Smoking) adlı performanslarıyla Türkiye’de ilk kez, Kundura Sahne’de olacak. 24 ve 26 Nisan tarihlerinde gösterilecek “Bir Bulutla Yol Almak”, Rabih Mroué’nin Lübnan iç savaşında bacağından yaralanan ve konuşma yeteneğini kaybeden kardeşi Yasser Mroué’nin ve Lübnan’daki politik çekişmelerin hikâyesini anlatıyor. Gerçeğin kurguyla harmanlandığı performans, Orta Doğu’nun modern tarihini ve acı dolu bugününü irdelerken, savaşın ekranlardan izlendiği küreselleşmiş görsel kültürümüz üzerine de sarsıcı bir farkındalık yaratıyor. Rabih Mroué’nun akademik olmayan konferansı “Bana Sigarayı Bıraktır” ise, performans anlayışının dışında bir sunum sahneye koyuyor. 27 Nisan Cumartesi günü ücretsiz gerçekleşecek ve ardından Mroué’nun katılacağı bir sohbetle devam edecek bu sunum, “Kayıp bir dünyayı yeniden inşa etmek pekâlâ mümkün olabilir, ama bunun ne anlamı var?” sorusuna kafa yoruyor.

5, 12, 19, 26 Mayıs, 2 Haziran
Kundura Sinema’nın dünyadan yaratıcı belgeselleri buluşturan film programı #BelgeselFilmKuşağı’nın 2024 seçkisi, Mayıs ve Haziran’da Pazar günleri Kundura Sinema’da sizi bekliyor. İsrail’den Gürcistan’a, Letonya’dan Katar’a uzanan geniş bir coğrafyadan toplam 6 filmin gösterileceği seçki, evrensel insan deneyimi ile kişisel insanlık hafızasını sorgulayan filmleri buluşturuyor. Madeleine Gavin’in Kuzey Kore’deki diktatörlükten kaçmayı başarmış aktivist ev mültecilerle görüştüğü ve geçen yıl Sundance Film Festivali’nden Seyirci Ödülü ile taçlandırılan ürpertici belgeseli “Ütopya Ötesi” (Beyond Utopia), Hassan Fazili’nin 2019’da uluslararası alanda büyük ses getiren ve Sundance, Berlin, Selanik film festivallerinden ödüllü sarsıcı biyografik filmi “Gece Yarısı Yolcuları” (Midnight Traveler) ve dünya şampiyonu ballroom dansçısı Pierre Dulaine’in Yahudi ve Filistinli İsrailli çocuklarla yaşadıklarını neşe ve tutkuyla perdeye taşıyan “Jaffa’da Dans” (Dancing in Jaffa) ve Alon Schwarz’ın İsrail tarihinin sorgulanmayan karanlık bir dönemini açığa çıkaran DocAviv ödüllü belgeseli “Tantura”nın da aralarında olduğu filmler, 5 Mayıs-2 Haziran tarihleri arasında her Pazar Kundura Sinema’da.

4, 5, 11, 12, 18, 19 Mayıs
Aralarında “Remote İstanbul”un da olduğu ve tiyatronun sınırlarını teknolojiyle genişleten ödüllü projeleriyle tanıdığımız sanat kolektifi Rimini Protokoll’den “Namevcut Konferans” (Conference Of The Absent), gördüğü büyük ilgi üzerine yeniden Kundura Sahne’ye geliyor. Berlin merkezli kolektifin Venedik Mimarlık Bienali’nin yanı sıra, Brüksel, Lizbon, Lüksemburg, Madrid, Paris ve Roma gibi birçok Avrupa başkentinde sahnelenen performansı; seyirciyi iklim krizi endişesinin tartışılacağı bir konferansın parçasına dönüştürüyor. Konuşmacıların karbon ayak izini azaltmak adına fiziksel olarak bulunmadığı bu konferansta, Midilli Adası’ndan bir mülteci, uzaya uçuşa hazırlanan bir astronot ve savaş suçlularını temsil eden bir avukatın da aralarında olduğu gerçek kişiler, Kundura Sahne’de seyirciler tarafından temsil edilecek ve canlandırılacak.
Mart ayı programından kadın sanatçılarla yaptığımız #ilhamverenkadınlar serisinin son konuğu oyuncu ve yönetmen Esme Madra. GEÇEN GÜN oyunundaki performansıyla eleştirmenlerin övgülerini toplayan sanatçıya ilhâm kaynaklarını sorduk.

Her türlü su sesi, sobanın içinde yanan ateşin sesi, çakıllı taş üstünde yürüme sesi, bilmediğim bir dilde konuşulması, trompet sesi, klasik gitar sesi, şarkı söyleyen çocuk sesi, kırılan cam sesi. Bu sesler genelde kafamı olduğu yerden başka bir yere götürüyor.

Lewis Carrol – Alis Harikalar Diyarında, Antoine de Saint-Exupery – Küçük Prens, J.D. Salinger – Gönülçelen, 9 Öykü, Franny ve Zooey, Edip Cansever’in şiirleri, Didem Madak’ın şiirleri, Isabelle Allende- Günlerin Getirdiği, Clarissa P. Estes – Kurtlarla Koşan Kadınlar, Ursula K. Le Guin – Mülksüzler, Shakespeare – Hamlet, William Saroyan – İnsanlık Komedisi, Zabel Yesayan – Son Kadeh, Zoya Pirzad – Işıkları Ben Söndürürüm, İstasyon – Birgül Oğuz
İstanbul: Hayatımın hepsi burda geçti ve ne kadar dönüşürse dönüşsün kendine göre bir köşe bulabiliyorsun ve illa ki başına garip şeyler geliyor. Bir de Guanajuato (Meksika) Vahşi parkları olan, kucaklayan ama boğmayan bir şehir.

Fatih Akın’dan Duvara Karşı, Milos Forman’dan Hair, Miyazaki’den Küçük Deniz Kızı Ponyo ve Yürüyen Şato, Kieslowski’den Veronique’in İkili Yaşamı… Son dönemden de, Charlotte Wells’in Aftersun’ı ve Céline Sciamma’nın Petit Maman’ı.
En çok ilhâm aldığım kadınlar en yakınımdakiler, dostlarım: Ece Ekşi, Selen Hayal, Büşra Albayrak, Leyla Postalcıoğlu, Gökçe Oğultekin, Birgül Oğuz, Basma Seiba, Merve Yazıcıoğlu. Anneannem Suzan Gülcügil, annem Piyale Madra.
Tanışmadıklarımdan da; Clarissa P.Estes, Yıldız Tilbe, Isabelle Allende.

Mart ayında iki gösterimle tiyatroseverleri Kundura Sahne’de karşılayacak GEÇEN GÜN’ün yönetmenlerinden Naz Erayda, #ilhamverenkadınlar serisinin yeni konuğu. Kumpanya’nın kurucularından ve “Neredesin Firuze?”, “Yumurta”, “Buğday” gibi birçok filmin ödüllü sanat yönetmeni olarak da yakından tanıdığımız Erayda’ya ilhâm kaynaklarını sorduk.
Nathalie Stutzmann, Deniz gidip geldiğinde kıyıdaki çakıllara/kayalara/ahşap iskelelere vurarak çıkardığı sesler, Kuru yaprakların üzerinde yürürken çıkan sesler, Kağıt hışırtısı, Rüzgar, Orman, Dağ, Islık, Kontrbas, Saksafon, Amy Winehouse, Nina Simone, Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Aynur Doğan, Philippe Jaroussky, İstanbul’da vapurların düdük sesleri, Glenn Gould’un piyano çalarken bir yandan mırıldanması, sessizlik..

Yavaş Günlük, Anita Sezgener, Nod, İstanbul, 2023
Aritmi Koridoru, Anita Sezgener, Everest Yayınları, İstanbul, 2020
Yanık Saraylar, Sevim Burak, Adam Yayınları, İstanbul, 1982
Afrika Dansı, Sevim Burak, Adam Yayınları, İstanbul, 1982
Sahibinin Sesi, Sevim Burak, Adam Yayınları, İstanbul, 1982
Uçuşan Etekler Bir Ağıt, Yves-John Berger, Çeviri Beril Eyüboğlu, Metis, İstanbul, 2014
Everest My Lord, Sevim Burak, Adam Yayınları, İstanbul,1984
Mrs. Dalloway, Virginia Woolf, Çeviren Tomris Uyar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999
Ateşler, Marguerite Yourcenar, Çeviren Sosi Dolanoğlu, Metis Yayınları, İstanbul, 1997
Manuel Bir Daktiloya Ağıt, Jonas Mekas, Çeviri Baran Bilir, Lemis Yayın, İstanbul, 2023
Aynı nedenlerle kötü tecrübeler yaşamaya açık da olsa her an beklenmedik görüntülerle, olaylarla, kokularla, renklerle, dokularla, geçmiş ve bugünkü yaşantılarla karşılaşabildiğim şehirler heyecan verici oluyor. İstanbul, Londra, Marakeş, Venedik, Berlin, Paris..

Blue, 1993, Yönetmen: Derek Jarman
Mavi rengin yansıdığı perdeye bakarak neredeyse hipnotize edercesine, olağanüstü sakin bir sesle anlatılanları dinlemek büyüleyici olduğu için.
Anatomy of a Fall, 2023, Yönetmen: Justine Triet
Yerleşik ve kaba ahlak anlayışını farklı bir yaklaşımla ifade ettiği için.
The Power of the Dog, 2023, Yönetmen: Jane Campion
Seçilen dönem ve kurulan sert atmosferde eşcinsellik ve homofobiyle ilgili incelikli, derin ve güçlü bir yaklaşımı olması nedeniyle.
The Piano, 1993, Yönetmen: Jane Campion
Yönetmenin birden her şeyi bırakıp tuhaf detayların peşine düşmesi çok etkiliyor beni. Herşey birbirini tamamlıyor.
Youth, 2015, Yönetmen: Paolo Sorrentino
Durmak, bakmak, izlemek/dikizlemek, görmek kavramlarını beklenmedik bir dille ifade etmesini eğlenceli buluyorum. Ayrıca renkler, görsel dil çok güzel.
The Lobster, 2015, Yönetmen: Yorgos Lanthimos
Aynı zamanda hem çok gerçekçi hem de gerçeküstü olması heyecan verici. Hem görsel dili hem yarattığı karakterler ve hikayeyle kendi gerçekliğini kuruyor.
Una Giornata Particolare, 1977, Yönetmen: Ettore Scola
Direniş kavramını sıradışı bir hikayeyle ve zarif bir yaklaşımla ifade ettiği için.
Carrington, 1995, Yönetmen: Christhoper Hampton
Zaafları olan güçlü bir kadın karakter, etkileyici bir hikaye, sade ve inandırıcı oyunculuk.
The Hours, 2002, Yönetmen: Stephen Daldry
Kural dışı, arada kalmış, yanlızlığı derinden hisseden karakterlerin, belki de tanımlanamayacak duygularını farklı bir zaman anlayışıyla ifade ettiği için.
71 Fragments of a Chronology of Chance, 1994, Yönetmen: Michael Haneke
Filmin şiddet dürtüsünü farklı zaman duygusu, ve parçalı yapısıyla farklı bir dille anlatmasından etkileniyorum.

Laurie Anderson / Sanatçı
Disiplinlerarası yaratıcılığı, bilinen kalıplarla tanımlanamayacak olması, sınır, kural tanımazlığı, özgürlükçü özgün ve derin yaklaşımı nedeniyle.
Louise Bourgeois / Sanatçı
Gizemli ama apaçık, savrulan ama kök salan, hem titrek hem güçlü bir duruşu olması nedeniyle.
Sevim Burak / Yazar
Yamuk bakışıyla farklı bir algı biçimi yaratan özgün ve cesur yapıtları nedeniyle.
Maya Kurdoğlu / Sanatçı, Tasarımcı
Özgürlükçü, yenilikçi, incelikli, derin, özgün yaklaşımı nedeniyle
Aytül Kipkurt, Sanatçı
Cesareti, özgün bakışını inatla sürdürmesi, yenilikçi tavrı, zamanının ilerisinde güçlü fikirleri nedeniyle.
Seçil Yersel, Güneş Savaş, Özge Açıkkol (Oda Projesi) / Sanatçı
Bu üç kadın sanatçının, yaratıcılıklarını kararlılıkla başkalarına açık ortak üretim koşulları oluşturarak sürdürmeleri beni her zaman etkiledi.
Duygu Aykal / Koreograf, Dansçı
Ölümle burun burunayken birşeyler anlatarak, kahkahalar atarak bizi neşelendirmeye çalışması bende derin bir iz bıraktı.

Yönetmen, tasarımcı, sanat yönetmeni, eğitmen. Eğitimini Mimar Sinan Üniversitesi ve Bilsak Temel Oyunculuk ve Sahne Bilgisi Atölyelerinde tamamladı. 1991’de Kerem Kurdoğlu ile birlikte Kumpanya’yı kurdu. Bir binanın, bir semtin, bir insanın kimliğinden, bir kavramdan, bir fotoğraftan, bir cümleden bazen de yazılı bir metinden yola çıkarak “Tekstin oyuncu, oyuncunun ses, sesin mekan, mekanın ışık, ışığın giysi” olduğu bir tiyatro dili yaratmak, farklı algı biçimleri oluşturmak üzerine çalışmalar yaptı. “Uzam, zaman, bellek, hareket, ritim, durma, parçalanma, tekrar etme çoğalma, yaklaşma, uzaklaşma, kaybolma” kavramları üzerine, farklı disiplinleri birleştirerek ses, söz ve hareket parçalarından oluşturduğu oyunlarını kentdışı ve kentiçi açık/kapalı alanlar ve kapalı tiyatro mekanları için tasarladı ve yönetti. “Çizelge Oyun” adını verdiği kavramsal bir oyun yazdı. Yeni tiyatro dili üzerine yurtdışı ve yurtiçinde atölye çalışmaları düzenledi. Kumpanya’nın çalışmalarını içeren “Ne Bileyim Kafam Karıştı” adlı kitabın editörlüğünü ve Çağdaş Tiyatro Dergisi Gist’in yayın yönetmenliğini yaptı. Çağdaş Gösteri Sanatçıları Girişimi, Tiyatro Devran ve 5. Sokak Tiyatrosu dahil olmak üzere bazı tiyatro ve sanatçı girişimlerinin kurucu üyesi olarak yer aldı. Yapı Kredi Kültür Sanat-Tiyatro Seminerleri danışma kurulunda, Afife Jale Tiyatro Ödülleri jürisinde, Antalya Film Festivali Antalya Altın Portakal Festivali ve İstanbul Film Festivali’nin jürisinde yer aldı. Tiyatroda yönetmenlik, dekor-kostüm tasarımı, kısa ve uzun filmler, reklam filmleri, TV filmleri için yapım tasarımı, sanat yönetmenliği, kostüm tasarımı yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümü’nde, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Sanat Tasarım Fakültesi’nde, İstanbul Üniversitesi’nin Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi ile Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde “Tiyatroda farklı yaklaşımlar” üzerine atölye çalışmaları ve dersler verdi. 2006-2023 yılları arasında, Mimar Sinan Üniversitesi’nde Deneysel Tasarım, Bilgi Üniversitesi’nde Sanat Yönetmenliği dersi, Okan Üniversitesi Konservatuvar Tiyatro Bölümü’nde “Doğaçlama: Uzam-Zaman-Beden” isimli dersleri verdi. Yönetmenliğini yaptığı bazı oyunlar, “Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse”, “Sansürcü”, “Nurşen”, “İstanbul By Naz”, “Yine Ne Oldu?”, “Kesişmeler”, “Everest My Lord Roman 3 Perde”, “Everest My Lord’ Birinci ve İkinci Bölüm”, “Everest My Lord’dan Kısa Bir Bölüm”, “Kim O?”, “Doğum, Canlanan Mekan/ Uzun Zamandır Ölmekte Olan Bir Kentin Tiyatral İzdüşümü”, “Burada Kalmak İstiyorum, Pencereyi Rüzgar Kapatmış…” bulunmakta. Konseptini geliştirdiği kolektif işlerden bazıları arasında da, “Uzun Bir Yıl: Yürümek, Durmak”, “Ölmek Üzerine Bir Çalışma”, “Duruş”, “Yemek”, “Nurşen”, “Beni Duyuyor musun?”, “Ay Tedirginliği”, “Hücre”, “Zapturapt” yer alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Avni Dilligil, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği), Antalya Film Festivali, Adana Film Festivali, Ankara Film Festivali gibi festival ve kurumlardan tiyatro ve sinema alanında ödüller aldı.
#ilhamverenkadınlar sohbet serisinin ikinci konuğu, besteci, piyanist, şarkı yazarı, vokalist ve eğitimci Selen Gülün. 17 Mart’ta Kundura Sinema‘da grubu Selen Gülün Trio ile Asta Nielsen filmlerine eşlik edecek müzisyenle ilhâm kaynaklarını konuştuk.

Kendimi bildim bileli her türlü sesi içselleştirme eğilimim var. Dolayısıyla benim yaratım sürecimin içine her ses sızıyor. Şehirlerde yaşamayı seviyorum ve ne kadar kaotik olursa olsun o seslerden beslenmeyi seviyorum. Bununla ilgili ünlü caz piyanisti Tord Gustavsen ile bir muhabbetimiz olmuştu. O bana birbirinden tamamen farklı albümler yapmamın takipçilerimi üzebileceğinden bahsetmişti. Ben de ona İstanbul’da yaşamakla Norveç’in dağlarına bakarak müzik yazmanın aynı şey olamayacağından bahsetmiştim. Sessel karmaşa kaçınılmaz bir şekilde müziğin içine sızıyor. Doğaçlamayı hayatının merkezine almış birisi olarak o anın tınıları ile müzik yapmak önemli benim için. O yüzden her türlü ses bir materyal.

Okumak benim için çok önemli bir eylem. Her gün okumaya çalışırım. Evin her yerinde içinde yer ayraçları olan kitaplar dağılıdır. Fikirsel dünyamı besliyor okumak. Ben hayal kurmaktan asla vazgeçemeyecek olanlardanım. Başkalarının deneyimlerinden de hayatı öğrenebiliyorum. Okuduğum bazı cümleler bende yer ettiğinde ve benimle yaşadığında hayatımı daha anlamlı kılıyor. Çağdaş müzik gibi çağdaş edebiyatı da merakla takip etmeye çalışıyorum. Bir süredir nobel ödüllü yazar Annie Ernaux’un kitaplarını severek okuyorum. Fransız yazarlara özel bir merakım var. Ernaux’un Bir Kadın’ını okudum. Ernaux’un diline ara vermek için Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider’ini okudum. Şansıma biri anaya diğeri babaya ağıt çıktı. İkisini de ağlayarak bitirdim.
Şehirler benim beslenme kaynağım. Aşk nefret ilişkim var şehirlerle, özellikle İstanbul’la. Tüm yaşadığım şehirler İstanbul, Boston, New York, Londra, Roma, Tokyo, hep büyük şehirlerdi. Bir çağdaş müzisyen olarak hem üretim hem de icra alanında aktif yaşadığım için kendimi şehirden uzakta bir yaşam içinde düşünemiyorum. Tüm çağdaş müzikler gibi caz’da mesela bir karmaşadan, New Orelans’dan doğmuştur. Şehirlerin kendi kimyası, kokusu, filtreleri vardır. Yaşayanları kendine göre birleştirir. O birleşmeden de farklı sesler, dokular, renkler, yaşamlar, hikayeler, şiirler çıkıyor. Benim böyle bir kimyadan, hayattan uzaklaşmam çok zor.
Filmlere karşı ilk gençlik dönemimde hissettiğim aşk biraz kendini küskünlüğe bıraktı. Bunun zamanımızda görsel dünyanın sessel dünyaya olan egemenliği ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Seslere renklere olan hiper hassasiyetim sebebi ile gişe filmlerinin izleme süreleri 2-3 saatlere kadar çıkmış duyu bombardımanını benim sistemim kaldırmıyor. Ama MUBİ üyesiyim yıllardır. Eski filmlere olan aşkımı MUBİ canlı tutuyor. Çağdaş sinemayı da oradan izlemeye çalışıyorum. Tek bir kardeşim var, ablam Diloy Gülün çok başarılı bir sinema prodüktörü. Çağdaş Türkiye sinemasını da ondan takip ediyorum. Bir de sessiz filmlere canlı müzik yapmayı çok seviyorum. Var olan, hayal edilmiş, gerçekleştirilmiş, formu olan bir filme bu günden yaklaşmak ve o anın akışı içinde yeniden seslendirmek müthiş heyecan verici.
Bu dünyayı ve düzeni değiştireceğiz. Başka çaremiz yok. Yirmi senedir kadın hakları konusunda aktif çalışıyorum ve bazen umutsuzluğa düşsem de kadın hareketinin kuvveti bana güç veriyor. Ünlü müzikolog Patricia Adkins Chiti ile birlikte derlediğimiz, içinde benim de Türkiye cumhuriyet tarihinin kadın bestecilerini anlattığım bir makalemin olduğu İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları tarafından yayınlanan ‘Türkiye’de Kadın ve Müzik’ adlı bir kitap var. Derlememiz 7 sene sürmüştü. Beklediğimiz tek karşılık içinde yer alan yüz atmıştan fazla besteci ve şarkı yazarı kadının hayatını ve eserlerini insanlara duyurmaktı. Çünkü biz yazmazsak kimse yazmıyor. Biz anlatmazsak kimse bilmiyor. Bu kitap Türkiye’de bir ilktir ve umarım öyle kalmaz. Kadın arkadaşlarım, dostlarım olmasa yaşadığım bu hayatı yaşamak benim için çok zor. Özellikle belli bir yaştan sonra dostluklarının anlamı ikiye katlanıyor. Varsa yoksa kadınlar!

Selen Gülün: Besteci, piyanist, şarkı yazarı, vokalist ve eğitimci Selen Gülün, müzik yaşamına yedi yaşında İstanbul Belediye Konservatuarı’nda başladı. 1992 senesinde İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdikten sonra aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’na girerek Piyano ve Bestecilik çalışmalarına başladı. 1996’da aldığı burs ile Berklee College of Music’te Caz Kompozisyon bölümünde okumak üzere Boston-ABD’ye gitti. 1998’de özel başarı derecesi ve ödülü ile mezun oldu. İTÜ MİAM’da çağdaş müzik besteciliği yüksek lisans eğitimini 2003’te tamamladı. 1998-2016 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak Piyano Performans, Müzik Teorisi, Bestecilik ve Toplumsal Cinsiyet ve Müzik dersleri verdi. Performansları ve besteleri Charles Mingus Composition Award 1998 ve British Council Visiting Arts, Creative Collaboration in Music 2003 gibi önemli ödüllere layık görüldü. Bestecilik yanında sahne performanslarını kurmuş olduğu çeşitli caz ve modern müzik grupları ile yurt içinde ve dışında sürdürmektedir. Yayınlanmış sekiz albümü ve beş single çalışması vardır: Just About Jazz Live (recjazz, 2005), Selen Gülün Trio Sürprizler (recjazz, 2006), Selen Gülün – SOLO (CDBaby 2017), Answers (pozitif, 2010), Başka (linrecords, 2013), Kadınlar Matinesi (AK Müzik, 2017) ve Many Faces (iKi Muzik, 2019), Sea by Sea (2019), Yollar (2020), Yavaş (2020), Daha Yavaş (2020), TRE (2021) ve Selen Gülün Blue Band (2022), Una Serata Sbagliata (2023). İtalyan Müzikolog Patricia Adkins Chiti ile birlikte hazırladığı, Türkiye’den kadın bestecilerin izini süren kitap “Türkiye’de Kadın ve Müzik” İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları tarafından 2019’da yayınlanmıştır. 2019’dan beri kendi kurduğu çağdaş müzik platformu iKi Muzik’ten albümler yayınlamakta ve platform adına çevrimiçi müzik kültürü seminerleri vermektedir.
Mart ayı Kundura Sinema ve Sahne programının kadın sanatçılarından ilhâm alarak hazırladığımız #ilhamverenkadınlar sohbet serisinin ilk konuğu, dans tutkunlarının yakından tanıdığı bir isim: Kamola Rashidova. En son Melih Kıraç koreografisi “Eski Tören İçin Yeni Cilt”teki performansıyla bizi kendine bir kez daha hayran bırakan sanatçıya ilhâm kaynaklarını sorduk.

Doğanın sesleri: Kuş cıvıltıları, hafif rüzgarın hışırtısı, dalga sesleri gibi doğal sesleri tercih ediyorum.
Islandman, Ikaru, Mercan Dede, Ajokki, Elori Saxl, Hania Rani, Yehezkel Raz, Daniel Schrage, Nils Frahm, Iori, Landhouse, Tom Yorke, Aparde, Cosmo Sheldrake, Richard Hougften, Yalnayak, İdil Meşe, Ah!Kosmos, Onur Seçki, Max Cooper, Kaleida, Bleu Toucan, Mammal Hands, Monatik, Manizha, Passmurny, Martin Roth, Brian Eno, Lambert, Kenneth Bager, F.S Blumm, Neil Cowley, Ben Lukas Boysen —hem ilham hem de hareket etmeme motivasyon kaynağı oluyorlar.
Alexandre Dumas’nın “Monte Cristo Kontu”, W. Somerset Maugham’ın “Tiyatro”, Ötkir Hoşimov’un “Dünyanın İşleri”, Matt Haig’in “Zamanı Durdurmanın Yolları”, Julia Cameron’ın “Sanatçının Yolu”, Wilhelm Schmid’in “Dokunmanın Gücü Üzerine”, Lao Tzu’nun “Tao Te Ching”, Jonathan Burrows’un “A Choreographer’s Handbook”, Pema Chödrön’ün “Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat”, Frederic Gros’un “Yürümenin Felsefesi”, Yoshi Oida ve Lorna Marshall’ın “Oyuncunun Oyunları”, Douwe Draaisma’nın “Sıla Hasreti Fabrikası” ve “Unutmanın Kitabı”, Yevgeni Zamyatin’in “Biz ve Ejderha”, H. G. Wells’in “Zaman Makinesi”, Hermann Hesse’nin “Siddhartha”, İlhan K Mimaroğlu’nun “11 Çağdaş Besteci”, Armand Farrachi’nin “Bach Son Füg” ve Mihaly Csikszentmihalyi’nin “Akış Mutluluk Bilimi” kitapları…
Bir noktada aklımda ve kalbimde kalan şehirler: Semerkant, Buhara, Hiva, İstanbul, Roma, Moskova, İrkutsk Olhon Adası,Ogoy Adası, Tiflis, Brüksel, Brugge, Gent, Anvers, Ostend, Amsterdam, Paris, Londra.

Merakımdan ya da öneri ile izleyip hakkında not alıp, etkisinde kaldığım filmlerdir. Tomer Heymann’ın “Mr. Gaga”, Andrey Zvyagintsev’in “Dönüş”, Patric Chiha’nın “Ya Aşk Olsaydı”, Julian Rosefeld’in “Manifesto”, Natalie Johns’un “Max Richter Uykusu”, Boaz Yakin’in “Aviva”, Pawel Pawlikowski’nin “Soğuk Savaş”, Denis Villeneuve’nin “Dune: Çöl Gezegeni”, Ümit Ünal’ın “Sofra Sırları”, Azra Deniz Okyay’ın “Hayaletler”i, Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne”, Betsy West & Julie Cohen’in “RBG”, Ruben Östlund’un “Hüzün Üçgeni” ve Yorgos Lanthimos’un “Zavallılar”ı.
Vizyon ve yaratıcılıklarındaki zekadan dolayı çok ilham aldığım ve sevdiğim takip ettiğim kadınlar var: Kanadalı koreograf ve dansçı Crystal Pite, serbest çalışan koreograf, eğitmen ve Stream-Flow hareket metodunun yaratıcısı Heidi Vierthaler; Brüksel merkezli koreograf, çağdaş dansçı ve FATHOM HIGH Dans Tekniğinin kurucusu Meytal Blanaru… Meytal’i 2015-2016 Feldenkrais metoduyla çok yakından tanıma fırsatım oldu. Hem eğitmen olarak hem de sanatçı olarak işlerindeki çok katmanlı ince detaylara verdiği zamansal zekasına çok hayranım. 2020 yılı katıldığım çevrimiçi Fathom High Dans tekniği seansları harekete olan yaklaşımımda güncel kalabilmemi sağladı. Ve ayrıca, psikolog Pınar Sabancı’yı Psikopatika adlı podcastiyle tanıdım. Günlük yaşantıma ilham olan samimi hikaye anlatıcısı…
Doğada uzun yürüyüşler, not tutmak, sevdiğim bestecilerin eserlerini deşifrelemek, bitkilere bakım yapmak ve uğraşmak, kitap okumak, çizim yapmak, müze gezmek, sevdiğim sanatçıların konserlerine gitmek, sevdiğim podcastleri dinlemek.
Taşkent Ulusal Dans ve Koreografi Devlet Yüksek Okulu’nda bale eğitimi aldı. Brüksel’deki P.A.R.T.S dans okulundan mezun oldu. 2016’dan bu yana Modern Dans Topluluğu İstanbul’da (MDTİstanbul) dans ediyor ve kendi işlerini üretmeyi sürdürüyor.
Beykoz Kundura’nın belgesel platformu Kundura DocLab’in bu yılki uluslararası konuklarından biri de, Lübnanlı tiyatro yönetmeni, oyuncu, görsel sanatçı ve oyun yazarı Rabih Mroué olacak. Orta Doğu’daki politik huzursuzluğu ve Lübnan’daki toplumsal ayaklanmaları sorgulayan işleriyle uluslararası çağdaş sanat, tiyatro ve performans dünyasının çok tartışılan ve ödüllü ismi Rabih Mroué, iki farklı gösterisiyle İstanbullu seyircinin karşısına çıkacak.

90’larda başlayan ve kesintisiz süren üretimlerinde Orta Doğu’daki politik huzursuzluğu ve Lübnan’daki toplumsal ayaklanmaları işleyen Rabih Mroué, ülkesinde yasaklanan ve uluslararası sanat dünyasında sansasyon yaratan işlerle tanınıyor. Seyircinin rolünü, oyuncunun toplumsal önemini, mekânın mekânsallığını sorgulayan performanslar ve videolar üreten sanatçı, tarihsel ve kişisel anlatıların peşinde hafıza, güç ve hakikatin inşası gibi evrensel temaları araştırıyor, sorguluyor. Günlükler, fotoğraflar, videolar gibi arşiv malzemelerini kullanarak gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştıran sanatçı, bir gösteri sunmaktan çok düşünceyi kışkırtmaya odaklanan işler üretiyor.

The New York Times’ın “New York için Wooster Grubu neyse, Beyrut için de Mroué o’dur: Avangart yenilikçilik, kavramsal çeşitlilik ve politik aciliyetin dünyevi mizâhla bir karışımı” sözleriyle övdüğü sanatçı, çalışmalarının “Lübnan’ın mevcut siyasi ortamında masanın altına süpürülmüş olan meseleler” olduğunu söylüyor.
MoMA (New York, 2015), Kunsthalle (Mulhouse, 2015); SALT (İstanbul, 2014), Centro de Arte Dos de Mayo (Madrid, 2013), Documenta (Kassel, 2012), Kunstverein (Stuttgart, 2011) ve BAK (Utrecht, 2010) gibi birçok önemli müze ve galeride kişisel sergisi açılan sanatçının işleri, MoMA, Centre Pompidou, SFMOMA, CA2M, MACBA, Van Abbe Museum Rotterdam’ın koleksiyonlarında yer almakta. Aynı zamanda Beyrut Sanat Merkezi’nin kurucu ortağı olan Mroué, 1995’ten beri Lübnan’daki Future TV kanalı için kısa belgeseller ve animasyon filmler yazıp yönetmekte.
Yerli dans sahnelerinin önde gelen koreograf ve dansçılarından Melih Kıraç’ın son işi “Eski Tören İçin Yeni Cilt”, 10 Mart Pazar günü Kundura Sahne’de dans meraklılarını bekliyor.
Prömiyerini Ocak ayında Kundura Sahne‘de yapan ve Kamola Rashidova’nın tek kişilik performansıyla büyülediği performans, demans halinde yaşanan hafıza olaylarına işaret ederek, performans anında geçmiş, şimdi ve gelecek melezliğinin yollarını arıyor.

Melih Kıraç’ın 1930’larda evlatlık verilen babaannesinin Konya’daki köyüne seyahati sonrası uyanan ve Özbekistan’da doğan Kamola Rashidova’nın rüyaları ve ana diliyle yaşadığı kopukluklardan ilhâm alan koreografi, anılarla ilişki kurma biçimlerimiz, dünyadaki yerimiz ve gelip geçiciliğimizin dansını yaratıyor.

ESKİ TÖREN İÇİN YENİ CİLT
Dans, performans
2024, 45’, +13
Koreografi: Melih Kıraç
Birlikte Üretim ve Performans: Kamola Rashidova
Işık Tasarım: Utku Kara
Kostüm Tasarım: Hilal Polat
Müzik: Akira Rabelais, Arvo Part (Else Torp, Christopher Bowers-Broadbent, Paul Hillier)
Ortak Yapım: Kundura Sahne
Güncel sanat, tiyatro ve performans alanında ürettiği çalışmalarıyla uluslararası sanat dünyasının çok tartışılan ismi Rabih Mroué, iki farklı gösteriyle Kundura DocLab’in konuğu olarak İstanbul’a geliyor. Lübnanlı tiyatro yönetmeni, oyuncu, görsel sanatçı ve oyun yazarı Rabih Mroué’nin, “Bir Bulutla Yol Almak” (Riding on a Cloud) ve “Bana sigarayı bıraktır” (Make Me Stop Smoking) adlı performansları, Türkiye’de ilk kez Nisan ayında Kundura Sahne’de seyirciyle buluşuyor.

24 ve 26 Nisan tarihlerinde izleyebileceğiniz “Bir Bulutla Yol Almak”, bizi Lübnan’a götürüyor ve bizi Rabih Mroué’nin küçük kardeşi, aynı zamanda eserin asıl oyuncusu Yasser Mroué ile tanıştırıyor. Lübnan iç savaşında bacağından yaralanan ve konuşma yeteneğini kaybeden Yasser’i kendisine benzeyen bir karakteri canlandırmaya davet eden Mroué, sahnede anlatılan anılardan yola çıkarak çekilmiş videolarla Lübnan’daki politik çekişmelerin sübjektif bir resmini oluşturuyor. Gerçeğin kurguyla harmanlandığı bu eser, Orta Doğu’nun modern tarihini ve acı dolu bugününü irdelerken, savaşın ekranlardan izlendiği küreselleşmiş görsel kültürümüz üzerine de sarsıcı bir farkındalık yaratıyor.

Rabih Mroué’nun akademik olmayan konferansı “Bana Sigarayı Bıraktır” ise, performans anlayışının dışında bir sunum sahneye koyuyor. 27 Nisan Cumartesi günü ücretsiz gerçekleşecek ve ardından Mroué’nun katılacağı bir sohbetle devam edecek bu sunum, “Kayıp bir dünyayı yeniden inşa etmek pekâlâ mümkün olabilir, ama bunun ne anlamı var?” sorusuna kafa yoruyor. Lübnan’ın kayıp görüntülerini yeniden inşa etmek ve geri kazanmak için çok sayıda anonim ve kişisel belge, video, fotoğraf, gazete kupürü ve görgü tanıklarının raporlarını kullanan sanatçı, yeniden inşa edilmiş bir “gerçekliğin” ne kadar geçerli olabileceğini sorguluyor.

Bir Bulutla Yol Almak / Riding on a Cloud
Performans, 65’, Arapça; İngilizce ve Türkçe altyazılı
Yazan ve Yöneten: Rabih Mroué / Oyuncu: Yasser Mroué / Katkı Sunan: Sarmad Louis
/ Yönetmen Asistanı: Petra Serhal / İngilizce Çeviri: Ziad Nawfal / Ortak Yapım: Fonds Podiumkunsten, Prins Claus Fonds, Hivos & Stichting DOEN – (Hollanda)
Görseller… Biri kayboluyor, bir diğeri ortaya çıkıyor. Çoğu zaman, bir fotoğraf ile yanındaki bir başka fotoğraf arasındaki bağlantıyı anlayamıyor. Bunu anlatacak ve anıyı harekete geçirecek, onu iyi tanıyan birine ihtiyacı var, böylece fotoğraf artık kendisi olmaktan çıkıyor.
Kafanızdaki anılar, geçmişten hiçbir sahne içermeyen durağan fotoğraflara benzediğinde hafıza nasıl çalışır?
Yönetmen Rabih Mroué’nin tiyatro eseri, kişisel ve politik unsurların etkileyici bir bileşimi: ‘Bir Bulutla Yol Almak’ta kardeşi Yasser’i kendisine benzeyen bir karakteri canlandırmaya davet ediyor. Lübnan iç savaşında yaralanan ve konuşma yeteneğini kaybeden Yasser, sahnede anlattığı anılardan yola çıkarak videolar çekmeye başlar ve bunlar Lübnan’daki politik gelişmelerin sübjektif bir resmini oluşturur. ‘Bir Bulutla Yol Almak’ aynı zamanda biyografinin kırılgan yapısını da anlatır; bu yapı, politik gerçeklik, anılar, gerçekler ve kurgu arasında ortaya çıkar. Mroué için bu, her zaman sanatsal kişisel yansıma başlangıç noktasıdır ve ardından bunu tiyatro için uyarlar.

Bana Sigarayı Bıraktır / Make Me Stop Smoking
İncelenen fikirlerin sunumu
Rabih Mroué tarafından akademik olmayan bir konferans, 60’, Arapça; İngilizce ve Türkçe altyazılı
Yapımcı: Ashkal Alwan – Beyrut
Kayıp bir dünyayı yeniden inşa etmek pekâlâ mümkün olabilir, ama bunun ne anlamı var?
Lübnanlı yazar ve yönetmen Rabih Mroué, bu görsel-işitsel konferans/performansta işte bu soru üzerine kafa yoruyor. Lübnan’ın kayıp manzarasını yeniden inşa etmek ve geri kazanmak için çok sayıda anonim ve kişisel belge, video, fotoğraf, gazete kupürü ve görgü tanıklarının raporlarını kullanan sanatçı, kayıtların doğruluğunu ve inandırıcılığını sorguluyor. Bunu yaparken de, dolambaçlı anlatımlardan oluşan bu karmaşık sistemi kullanıyor ve yeniden inşa edilmiş bir “gerçekliğin” ne kadar geçerli olabileceğini inceliyor.
Akram Zaatari tarafından sipariş edilmiştir, 2006.
“Tiyatronun bu akıllı auter’leri yenilikçi bir dil arama-bulma becerileriyle bizi hayli memnun ediyorlar. Şehre ayak izini bırakmış onca kişi arasından bize “geçtiğiniz yerlere dikkat edin, her an bir yerlerden bir top, bir köpek, bir çocuk ya da bir melek çıkabilir” diyorlar. Bu sürprizli şehre güleç bir ayna tutuyorlar.”
Pınar Erol*
Otuz sene önce “Kim O”da vatandaşın yolunu kesen polis, (hadi Bilge Arat ve Cenk Telimen’i saymayalım) Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan’ı durdurduktan sonra “Geçen Gün” de Beykoz Kundura’da insanların yolunu kesmesin mi? Aynı polis, 1994’te Naz Erayda’nın Kerem Kurdoğlu’ndan yazmasını istediği parçadan çıkıp geldi ve yoldan geçenlere “nerelisin, ne iş yapıyorsun, nereden buldun bunları”gibi sorular sordu. Yani “Kim O”nun o pasajı, “Geçen Gün”ün metnini oluşturdu. Meğer Kerem Kurdoğlu, yıllardır bunu aklının, kalbinin bir köşesinde tutuyormuş. Bir buçuk sene önce Mihran Tomasyan, birlikte bir şey yapalım deyince de nihayet ete kemiğe bürünmesi için çalışmalar başlamış. On beş-yirmi dakikalık metin, daha da genişleyerek şimdiki halini almış. Her türlü hayale açık olan Çıplak Ayaklar Stüdyo’su, oyunun uygulayıcı yapımcılığını üstlenirken yine Mihran Tomasyan’ın önerisiyle Beykoz Kundura da ilk kez yapımcı olarak projedeki yerini almış. Böylece, aynı özenli ruhun bileşenleri, çoklu ifadeler yaratırken bize de seyirci olmanın sorumluluğunu hatırlatabildiler, ne güzel.
Geçen gün ben de insanın yaşadığı şehirle, şehirdeki diğer insanlarla, o insanların diğer (canlı-cansız) varlıklarla ilişkisinden, etkileşiminden, alışverişinden kesitler sunan performansı izledim. İzlediğim günden beri de zamanlı zamansız aklıma her gelişinde yüzüme yerleşen gülümsemeyi fark ettim. Hemen şimdi çarpıldığım şeyi söyleyeyim. Bir kere, tiyatronun tüm anlatım olanakları, el birliğiyle şehrin-insana, insanın-insana, insanın-şehre yaptıklarına aracı oluyorlar. Bunu da olabilecek en estetik biçimde yapıyorlar. Bir göstergebilim edasıyla toplaşıyor ve her biri kendi disiplini üzerinden metni oluşturuyorlar. Yani tiyatronun, metni desteklemesine alışkın olduğumuz tüm bu unsurları, deyim yerindeyse özerkliğini ilan ederek metni bu kez de kendi kodlarıyla baştan sona yazıyorlar. Buradan birbirinden kopuk, eklektik bir dil çıktığı anlaşılmasın. Aksine, birbirine böyle organik bağlanan, kaynaşan, yükselten, birbiriyle böyle güzel konuşan işlere sık rastlamıyoruz. Biz, “gündelik hayatın” hayhuyunun, sanatsal bir dile derli toplu tercümesini izliyoruz. İnsan, karşısına böyle kolektif bir yaratı çıkınca da doğrusu tadını çıkarmak istiyor. Bu tür yazılarda genellikle oyunun konusuna, özetine yer verilir ya, bu kez bunu bilindik yolla yapmak mümkün değil. Ne konusu klasik anlamda düğüm-serim-çözüm çizgisinde ilerliyor ne de türü net olarak söylenebiliyor. Bunun maksatlı bir yaklaşım olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Yine de bu “acayip” işte, şehrin, insanı paranoyaklaştırdığı karşılaşmalar, teğet geçmeler, kaçmalar, kovalamacalar esnasında adamsendeci, duyarlı, ürkek, kaba, düşünceli, yardımsever, mahcup, suçluluk duyan, yargılayan, ayıplayan, dayılanan, sevgi dolan ve memnun olan kişileri etki-tepki merceğinden izliyoruz diyebilirim. Mücadele içinde geçen hayatımızda gülümseten an’ları fark edip derin derin içimize çekiyoruz. Şehri, -dolayısıyla insanı- algılama şekillerine çoğulcu bir bakış atıyoruz. İçimden buna disiplinlerin kardeşliği demek gelse de kısaca performans olarak anmaya karar veriyorum. Kelimelerin ve kişilerin yan yana gelişindeki rastlantıya bakarak bu performansa da en çok isim-şehir-hayvan oyununu yakıştırıyorum.
Oyuncuların sahneye gelmesini beklerken gözüm doğal olarak sahne tasarımında geziniyor. Zihni sinir bir projenin aksamları gibi görünen her bir obje, tam da performansın içeriği gibi birbiriyle ilintisi olmayan parçalardan bir bütün oluşturuyor. Bütünün içinde enstalasyon gibi duran bu objelerin, yan yana anlamlı bir dizge oluşturması beklenmiyor. Allah’tan Tophane Noise Band’in şehrin atıklarından oluşturdukları enstrümanlara aşinayım da birazdan bu tezgâhtan çıkacak şeyi az çok kestirebiliyorum.

Oyuncular ve müzisyenler sahneye adım atarken sanki bir çizgiden başka bir zemine/gerçekliğe geçiyorlar. Çoklu evrendeki olasılıklar gibiler. Ya da şehrin herhangi bir metrekaresine denk düşen bireyler gibi. Sonra adımları güçleniyor. Derken onlara bedenleri, sesleri, sözleri eşlik ediyor. Hareket söze, söz sese, ses gürültüye, gürültü duygulara karışırken harmoni yükseliyor. Ve şehrin rotasını arşınlayan işitsel-görsel senfoni başlıyor. Vokal, söz, devinim, tasarım el ele verip alışılmadık bir seyir keyfi başlatıyor. Sahnede var olan her öge, her devinim serbest çağrışımlara açık. Bu serbest çağrışımlar da imgeleri çoğaltıyor. Müzikle, görüntüyle, bedenlerle, sözle, düşünceyle, duyguyla nice insanlık halleri canlanıyor. Başlarda metnin içindeki hikâyeyi takip etmekte zorlanıyorum. Cümleler, iki oyuncunun kendilerine pay edilmiş sözcükleri sırayla söylemeleriyle kuruluyor. Tiyatrocuları tilt eden soruyu bu kez de ben sormak istiyorum. O kadar şeyi nasıl ezberliyorsunuz? Hele de peş peşe anlamlı bir cümle oluşturmayan sözcükler topluluğunu? Aşk olsun size! Tümevarım tavrı fark ediyorum. Demek ki parçalardan bütüne gidiyoruz. Bölüştürülmüş cümlelerin ardıl anlamlarını kovalamayı bırakınca rahatlıyorum. Ancak o zaman kelimelerdeki melodilerin tadını çıkarabiliyorum. Vurgusu değişen, bir anlamda bozulan, böylece müziği, anlamının önüne geçen kelimelerin önünü arkasını rahat bırakıyorum. Yap-bozun parçalarını bir araya getirme çabam boşunaymış; onlar yapı-bozumuymuş. Ve meğer bizim izlediğimiz fragmanmış. Olaylar şimdi açılacakmış. Bu tekrar edilen anlatımlar, her seferinde parantezine rutini, günlerin getirdiğini, olayların olasılığını alıyormuş. Aynı şeyi dinlediğimizi sanırken hikâye, eşlikçilerine göre farklılaşıyormuş, şimdi anlıyorum. Her gün, yeni bir günmüş! Ayrıca birbirini tamamlayan ve iç içe geçen konuşmalardan görüyorum ki an geliyor onlar da birbirini dinlemiyor. Birbiriyle konuşuyor gibi yapıyor ama her biri kendi hikâyesine odaklanıyor. Bunu bazen eko ile bazen kanon ile bazen koro ile bazen de susarak yapıyorlar. Seyirciyi kaybetmekten korkmayan uzun “es”leri ayrıca seviyorum. Bu anlarda sağladıkları sükûnetin tadını çıkarıyorum. Bir de söylediklerimiz kadar söylemediklerimiz/söyleyemediklerimiz/içimizden söylediklerimize yoğunlaşıyorum.
Esme Madra ve Ozan Çelik, ben ne diyeyim size? İp üstünde yürüyen iki cambaz gibisiniz. Biriniz dengesini kaybetse, diğeri düşecek. Biriniz ezberini, kelimelerin sırasını unutsa, diğeri afallayacak. Biriniz bir an dalsa, diğerinin matematiği bozulacak. Biriniz vurguyu yanlış yapsa, diğerinin ritmi kayacak. O ne güzel duygudur öyle; kendisi kadar karşısındaki için de başarmayı istemek. Bu öyle bir partnerlik formu ki sadece kendinizden değil, karşınızdakinden de sorumlusunuz. Bu yüzden bence ikiniz de iki kişilik oyunculuk sergiliyorsunuz. Sizinki gibi senkron bir oyunculuk, kopmamacasına bir odaklanma olunca da partnerliğin şahikası yaşanıyor işte. Aman nolur düşmeyin!

Bu soyut ses uygulamasından Defne Gül ile Berkant ‘Doktor’ Kılıçkap sorumlu. Tophane Noise Band’in gürültücü adamları Serkan Aka, Mihran Tomasyan, Selim Cizdan ve Ufuk Fakıoğlu şarkıları, devinimleri, öne çıkışları, arkada kalışlarıyla çok sempatikler. Şehrin rabarbası, gerilimi, koşturması, neşesi, rüzgârı, uyanışı kadar martı, vapur, telsiz, anahtar, kapı, itiş kakış, yumruk sesleri de onlardan soruluyor. Ama güzel olan, istenilen seslerin net ifadeler yerine çağrışımlı tınılarla verilmesi. İşte şimdi o damacananın, hortumun, pompanın, tavanın, dumbell’ın, direksiyonun, süpürgenin de hikmeti anlaşılıyor. Şehrin kustuğu o atıklar, gözümüzün önünde ses efektine enstrüman oluyor. Tüketimden yeni bir üretim doğuyor. Müzisyenler, o iki muzip şarkıyla yeri geliyor sinkaflı bir ayar veriyor, yeri geliyor medeni insanın tarifini yapıyorlar. Yeri geliyor Esme ve Ozan’a eşlik ederek şehrin kalabalığını oluşturuyor, yeri geliyor şehir planlayıcısı gibi onların yoluna taş döşüyorlar. Dekoru oradan oraya taşıyarak evler, basamaklar, sandalyeler, yollar, yokuşlar, engeller, altgeçitler, üstgeçitler hatta bana sorarsanız köprüler yaratıyorlar. Yani çok şey yapıyorlar.
İkilinin hareketleri çoğu zaman şehrin sertliğini, tekinsizliğini gövdelerken kimi zaman da insanın duyarlılığıyla duruluyor. İster aynı yöne ister zıt yöne gitsinler, şehir onları hizaya sokmasını biliyor. Onlar aynı zamanda bedenlerinin eğimleri, açıları, değişen ağırlık merkezleri üzerinden salınımlarıyla konuşuyorlar. Bazen geri geri adımlarla bizi geçmişe götürüyor; bazen birbirini onaylıyor; bazen de oluşturdukları simetriyle kendi gerçekliğini oluşturuyorlar. Ben size söyleyeyim, Maral Ceranoğlu ve Mihran Tomasyan burada bedenlerden şiir yazıyor.
Uzam-zaman-mekân birlikteliğinden oluşan bu performans, ışığıyla da derinlik sunuyor. Karşımızda isli sisli pis puslu bir şehir silueti var. Neredeyse sinematografik diyeceğim. Beykoz Kundura’nın dışardan sızan ışığı, gerçek kesite denk düşerken Utku Kara’nın marifetiyle zaman, mekân anlam kazanıyor. O, nereye bakmamızı isterse, dikkatimiz oraya kesiliyor. Işık, genellikle di’li geçmiş zamanın hâkim olduğu metindeki zaman kırılmalarını, an’dan an’a geçişleri sağlıyor. O an’ı çoğaltan farklı varyasyonlarla şehrin o bölgesinde yaşananlara ışık tutuyor. Tam burada, şimdiki zamanın hakkını ne çok yiyoruz diye hayıflanıyorum. Eş zamanlı yaşanan olaylar farklı hatırlanıyor, dolayısıyla farklı anlatılıyor. Tuhaf değil mi? Güvenli alan, kimimiz için tenhalar demekse kimimiz için kalabalıklar oluyor. Ve birbirinden habersiz aynı yere bakanların gördükleri her zaman aynı anlama gelmiyor. Gerçek şu ki; her bir insanın eylemi/eylemsizliği bu şehrin hikâyesine yön veriyor.
Maya Kurdoğlu, tasarladığı afişlerle oyunun ruhunu katmanlaştırıyor. Denizi, iskeleyi, atıkları, yolları, medeniyetin harcını, insanın olaylar karşısındaki şaşkınlığını ne güzel resmediyor. Bu şehirde yaşayanların görmediği şeyleri görünür kılıyor. Veeee performansın yönetmenleri, Naz Erayda-Kerem Kurdoğlu… Kendileriyle, bu şehre kattıklarıyla gurur duysunlar. Sadece matematiği zor bir rejinin üstesinden gelmiyorlar; bunu sahneleme disiplinlerinden hiçbirini kayırmayan bir yaklaşımla gerçekleştiriyorlar. İllüzyonu kovuyor, gerçek kesitlere yer açıyor, küçük şeylerden çarpıcı bir dünya yaratıyorlar. Tiyatronun bu akıllı auter’leri yenilikçi bir dil arama-bulma becerileriyle bizi hayli memnun ediyorlar. Şehre ayak izini bırakmış onca kişi arasından bize “geçtiğiniz yerlere dikkat edin, her an bir yerlerden bir top, bir köpek, bir çocuk ya da bir melek çıkabilir” diyorlar. Bu sürprizli şehre güleç bir ayna tutuyorlar.
*Bu yazı, 28 Şubat tarihinde Mimesis Dergi‘de yayınlanmıştır.